Hoşgeldiniz; Bugün 20 Kasım 2017 Pazartesi
Milli Güvenlik ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi|09 Haziran 2014 Pazartesi

Filantropi

Sait Yılmaz tarafından yazıldı.

Hemen her gün yeni bir hayırseverlik haberi alıyoruz; Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg hayırseverlik işlerine 920 milyon dolar bağışlamış[1], Bill Gates AİDS’e karşı yeni bir nesil prezervatif geliştirmiş[2], Başbakan Erdoğan’ın işadamlarına ödül verdiği törendeki açıklamasına göre; Adana’da yakalanan MİT’in silah dolu TIR’ları meğer yardım amaçlı imiş, Türkiye’nin bu yardım operasyonundan Türkiye düşmanları dışında kim rahatsız olurmuş?[3] Ortalık bir yardım, bir yardım, hayırseverlikten geçilmiyor. Öte yandan insanlarımız bir yerlerden fon bulma; eğitimini, projesini, işlerini daha ucuza getirme ya da bu fonlarla okumak, geçinmek derdinde, yabancı ülkelerde bir yerlere başvuruyor. Dış yardımlar, uzun zamandır başta ABD olmak üzere pek çok ülkenin havuç ve sopa politikasının bir vasıtası olmaya devam ediyor. IMF ve Dünya Bankası, dış kaynak ihtiyacını karşılamak adına ülkelere verdikleri borçlar ile tanınıyor. Batılı üniversiteler ve vakıflar, verdikleri yardımlar ile pek çok ülkeden öğrencileri, akademisyenleri ülkelerine çekiyorlar. Uluslararası araştırma kuruluşları başta Afrika olmak üzere üçüncü dünya ülkelerinde açlık ve hastalıklarla mücadele için BM ile birlikte on yıllardır çeşitli projeler üzerinde çalışıyorlar. Dünya üzerinde binlerce NGO, çatışma ve felaket bölgelerinde mağdur sivillere yardım ediyor. BM çatısı altında fakir ülkeler için milenyum programları uygulanmaya çalışılıyor. BM Kalkınma Programı ya da Avrupa Birliği, sosyal projeler için milyonlarca dolar ya da Euro’yu her yıl gönüllü araştırmacılara dağıtıyor. Devletler kendi banka kredileri ve yardım ajansları yolu ile başka devletlerin projelerine fon sağlıyor, mühendislik hizmetleri veriyor. Masonluk, Rotary, Lions gibi yapılanmalar yanında, sivil toplum örgütü şeklindeki çeşitli dernekler bulundukları ülkelerde çok uzun zamandır çeşitli yardım projeleri yürütüyor, yurtlar açıyor, burslar veriyor. Son yıllarda mantar gibi biten İslami vakıf ve dernekler kendi stratejileri çerçevesinde seçtikleri ülke ya da bölgelere yardım götürüyor, okullar açıyor, dini eğitim veriyor, yeni bir kuşak yetiştirmeyi hedefliyor. Bu hayırseverlik işlerine Batı literatüründe “filantropi” deniliyor.

            Filantropi, 19. yüzyılda İngiltere ve Amerika’da yaygın bir moda akım haline geldi. İngiltere hegemonyasının Batı tipi modern toplum yaratma fikrini ortaya atan John Ruskin ve ABD’nin geri plandaki kurucularından çelik imparatoru Andrew Carnegie filantropinin ilk öne çıkan yüzleri oldular[4]. Carnegie, kütüphanelere, okullara ve üniversitelere büyük yardımlar yapmıştı. 20. yüzyıldaki en önemli filantropistler, Rockefeller ve Ford aileleri oldu. Hayırseverlik amacı ile kurulmuş vakıflar vergiden muaftır ve böylece zenginler vergi vermek yerine bir kısım parasını -benim param diyerek, istediği her (eğitim, din, bilim, kültür vb.) alanda kendine göre projeler için kullanmaktadır. Bu süper zengin biri için vakıf aracılığı ile yeni emlak ve gelir elde etme yolu olarak kullanılmaktadır[5]. Örneğin Gates, gelirlerinin çoğunu Microsoft’dan değil bu tür işlerden elde etmektedir[6]. Hayırseverlik için ayrılan paraların çoğu insanların yiyecek gibi temel ihtiyaçlarına değil, geri dönüşü olan vakıf üniversitelerine, hastanelere ve zenginlerin ideolojilerine hizmet eden kültürel kurumlara gitmektedir[7]. Örneğin Türkiye’deki vakıf üniversitelerinin çoğu, fiiliyatta vakfın başındaki kişinin pek çok özel girişimi ile birlikte iç içe yürüttüğü hayırseverlik amacından sapmış, özel üniversitelerdir. 2011 yılı rakamlarına göre ABD’de yardım yapan 73.764 vakıf bulunmakta idi. Bunların çoğu küçüktür ve sadece 1.293 tanesinin toplam varlığı 50 milyon dolardır. Eylül 2013 rakamlarına göre filantropi, ABD’de en büyük 67 özel vakfın 1 milyar doları yönettiği büyük bir sektör olarak tanımlanabilir. Peki, bu paralar neden veriliyor, neler oluyor, arkasında kimler var? Tabii ki bu yardımların hepsi de kötü niyetli değil ancak, hayırseverliğin tam yedi yüzü var ve kirli yüzlerde gerçekte neler olup-bittiğinin farkında olmalıyız. Bu makalede, hikâyenin en başından başlayarak, küresel sermayenin sahiplendiği filantropi’nin (yardımseverliğin) arka yüzünde dolaşacağız.

            Parayı yönetenlerin kısa geçmişi…

Küresel sermayenin iki ana kolunun ikisi de Yahudi kökenli olan İsviçre-Basel’deki Rothschild ailesi ile ABD’deki Rockefeller ailesi olduğunu daha önce söylemiştik. Küresel sermayenin para planlama merkezi (City) Londra’dadır. Aksiyon merkezleri ise Wall Street, Belçika-Brüksel ve Singapur’dadır. Rockefeller’in ABD Dış İlişkiler Konseyi (CFR), kurulduğu 1921 yılından beri dış politikada salt açık-diplomatik olayları yönlendirmekle kalmamış, örtülü operasyonların ana hatlarını da çizen bir güç niteliğine sahiptir. Buraya kadar kısa bir özet yaptıktan sonra bu oluşumların öncesine dönmek yani İngiliz hegemonyasının etkin olduğu 19. yüzyıl dönemindeki yapılanmaları anlamak gereklidir. İngiliz hegemonyasının ana omurgasını 300’ler Komitesi teşkil ediyordu. 300’ler Komitesi, teşkilat ve yapısı İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’ne dayanmakta idi. Venedik ve Cenova’daki asil ailelerle ile bağlantılı idi. Bu üç yüz adam, ABD’yi kontrol ediyor, dünya olaylarını yönlendiriyor, ABD Başkanı Woodrow Wilson’u seçiyor, Milletler Cemiyeti’nde delegeler bulunduruyorlardı. 150 yıldan daha fazla süredir faaliyette olan 300’ler Komitesi, talimatlarını Royal Institute for International Affairs (RIIA) gibi kuruluşlar yolu ile dağıttı. Avrupa işlerini yönlendirecek bir kurum olmasına karar verildiğinde RIIA, Tavistock Enstitüsü’nü kurdu. Birinci Dünya Savaşı döneminde, 300’ler Komitesi, Yuvarlak Masa (Round Table) altında Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü’nü (IISS[8]) kurdu. IISS, M16-Tavistock kara propaganda ağının ve ıslak işlerinin (kanlı operasyonlar), nükleer ve terörizm karşıtlığının bir parçası idi[9]. İngiliz Kraliyet ailesi üyelerinin hisselerinin çoğuna sahip olduğu British Petroleum (BP), 300’ler Komitesi’nin hala kaptan gemisi olmaya devam ediyor.

ABD’ye hegemonyayı devretmeden önce 1940’larda İngiltere’nin başındaki Kraliçe Elizabeth, 31 diğer ülke toprağını kontrol ediyordu. Dünya kara parçalarının 6’da biri ona aitti ve bu toprakların değeri 28 trilyon dolar idi[10]. İngiliz kraliyet ailesi dünyaya hükmediyor ama bunu yalnız başına yapmıyordu. En az üç aktör ile işbirliği yapıyordu; merkez bankaları, Ceçil Rodes’in mirası ve Rothschild’ler II. Dünya Savaşı öncesi uluslararası finansın dizginleri Avrupa bankacılık hanedanından Rothschild ailesinde iken, savaş esnasında Atlantik’in öbür tarafına Wall Street’e geçti. Daha sonra Roma Kulübü ve NATO kuruldu. CIA, ABD halkının değil 300’ler Komitesi’nin bir vasıtası olarak kuruldu. Roma Kulübü, Avrupa’nın asil aileleri ile Amerika’daki Anglo finansörlerin evliliğini temsil eden bir şemsiye yapıdır. İlk beş yılında NATO, German Marshall Fund tarafından finanse edildi. Ana örümceğin kontrolü David Rockefeller’dan babası tarafından torunu John D. Rockefeller ve annesi tarafından Federal Rezerv Kanunu’na öncülük eden senatör olan Nelson Aldrich’a geçti. 1944’de Bretton Woods Konferansı’nda IMF ve Dünya Bankası’nın kurulmasını sağlayan David Rockefeller, 1976’da Trilateral Komisyonu’nu kurdu. Rockefeller, elit uluslararası kulüp olan Bildelberg’in de kurucusudur. CFR’ın görünen işlevi; yüksek finans dünyası, büyük petrol, şirket elitizmi ve ABD hükümeti arasında aracı olmaktır. Bildelberg grubu, 300’ler Komitesi’nin önemli bir parçası olmasına rağmen, Roma Kulübü daha üst seviyeli üyelere sahiptir. 300’ler Kulübü’nün iç halkasındaki binlerce sosyal bilimci, haber medyasını sıkıca kontrolünde tutar ve kamuoyu oluşturma, haber oluşturma ve yayma işinde çalışır[11].

Hem Bildelberg hem de Round-Table ile yakın ilişkileri sayesinde Kissinger, Nixon’dan sonra da istihbarat, iç ve dış politika, kolluk güçleri dâhil ABD yönetiminin en etkin ismi olarak kaldı ve 300’ler Komitesi’nin isteklerini yerine getirdi. 1991 yılında Baba Bush, Margaret Thatcher’dan 300’ler Komitesi adına Irak’a karşı tavır alınmasını isteyince, iki hafta içinde sadece ABD değil hemen hemen tüm dünya kamuoyu Irak ve Saddam Hüseyin’e cephe aldı. 300’ler Komitesi başındaki İngiliz Kraliçesi, vergi ödemeyen şirketler ve onların kurduğu düşünce kuruluşları ve vakıflar ağı ile günlük yaşamamızda bilmemiz gerekenleri yönetmeye devam etmektedir. İç içe geçmiş şirketler, sigorta kurumları, bankalar, finans kuruluşları, büyük petrol şirketleri, gazeteler, dergiler, radyo ve televizyon kuruluşları bu sistemin birer parçası olan büyük bir ağ içindedir ve kimse onların kontrolünden kaçamaz. RIIA, 1 Eylül 2004’de Chatham House ismini aldı[12]. Amaç, karşılıklı bağımlılığa dayalı merkezi bir dünya hükümeti tarafından yönetilen “yeni dünya düzeni”ni kurmaktır. Gücün dört unsurunu kullanmayı temsil eder; siyasi, parasal, entelektüel ve dinsel[13]. Oluşturulan örümcek ağı, merkezinde New York’taki Federal Rezerv Bankası’nın bulunduğu, sayılı banka ve şirketi yöneten çok küçük bir grup insanı barındırır. Oyunun kuralları; sıkı personel yönetimi ve kontrolü, içeride minimum üye, ön tarafta olanların oyun hakkında kısmen bilgili olması, uygulamaların manivela kullanılarak yapılması, şirket birleşmesi/alınması, şirketler zinciri (holding hissedarlığı ile) oluşturulması, borca dayalı koşullar öne sürülmesi vb. yöntemleri içerir. Ana örümcek yakından incelenmekten kaçınır, anonim gözükür, arka planda oturur ve hayırsever (filantropist) rolü ile tanınır.

            Filantropik planlar..

300’ler Komitesi’nin hedefi tek bir para sistemi olan, sürekli babadan oğula geçen bir oligark grubu altında tek bir dünya hükümeti yaratmaktı. Bu düzende orta sınıf olmayacak, sadece yöneticiler ve hizmetçiler bulunacaktı. Böyle bir dünya için bir milyar nüfus yeterli idi. Kurallara uyanlar yaşamakla mükâfatlandırılacak, uymayanlar ise ya aç bırakılacak ya da yasadışı ilan edilerek, en sonunda yok edilmek için hedef alınacaktı[14]. Konunun genel çerçevesinin anlaşılması için yapılan çalışmaları üç dönem halinde ele alabiliriz; İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar olan dönemdeki “soybilim (eugenics)” çalışmaları, 1970’lere kadar Yeşil Devrim (Green Revolution) ve sonrasında “genetik” bilimi dâhilinde genliği değiştirilmiş gıdalar (GMO[15]) ile tekrar nüfus kontrolüne geçildi. 1920’lerden itibaren ‘negative soybilim’ çalışmaları ile arka planda istenmeyen ırk ya da nüfusun yok edilmesi hedefleniyordu. Bunun ilk uygulaması Hitler ile işbirliği halinde Yahudiler üzerinde yapılırken, 1939’daki Negro Projesi’nde ise hedef siyahlardı[16]. Amaç, genetik olarak Üstün Irk (Master Race) yaratmaktı. Hitler ve Naziler bunu Aryan Üstün Irkı olarak adlandırdı ve Hitlerin soybilim projesi büyük ölçüde Rockefeller Vakfı tarafından desteklendi. Anglo-Sakson beyazların yanında kara derili nüfusu kontrol etmek te hedefleniyordu. Savaştan sonra Hitler’in soybilim alanındaki bilim adamları ABD’ye getirilerek Rockefeller Vakfı içinde çalışmalarına devam ettiler[17].

            Resim 1: Hayırseverlerin 1930’lu yıllarda Soybilim Üzerine Çalışmaları

                         

            1946 yılında Nelson Rockefeller ve eski ABD Tarım Bakanı ve Hi-Bred Seed şirketinin kurucusu Henry Wallace’in Meksika’ya yaptığı bir geziden sonra Yeşil Devrim projesine karar verildi. Projenin görünüşteki hedefi dünyada açlığa son vermekti. Yeşil Devrim ile 300’ler Komitesi’nin planı; ileri mekanize tarım üretimine sahip sanayileşmiş ülkelerin yavaş da olsa dünyadaki “fazla nüfusu” eriteceği idi. Rockefeller Vakfı’nın büyük stratejisi içinde bitkiler ve hayvanların genetiği ile ilgili araştırmalar iç içe devam etti. Yiyecek tedariki artık aile çiftlikleri yerine çokuluslu şirketlerin işi olmalı idi. Sonuçta tıpkı petrol sanayi gibi tarım alanında da Rockefeller ailesinin küresel bir etki ağı ve tekel kurmasına yaradı. Bu yüzden 1970’lerde Henry Kissinger, “Petrolü kontrol ederek ülkeyi kontrol edersiniz, yiyeceği kontrol ederek nüfusu (insan sayısını) kontrol edersiniz” diyordu ve onunlabirlikte küresel nüfusun azaltılması ve gıda kontrolü ABD stratejisi oldu[18]. Yeşil Devrim işinde Rockefeller Vakfı ile Ford Vakfı el ele idi ama ABD dış politikasını desteklemek için Kalkınma Ajansı (USAID[19])  ve CIA ile işbirliği yaptılar. On yıllardır başta Afrika olmak üzere dünyanın her köşesinde yapılan projeler çoğunlukla başarısız oldu ve ikinci safhada GMO ürünlerine geçildi. Moleküler biyoloji ve genler ile ilgili çalışmalar Rockefeller Vakfının yarattığı bir alandır. Nüfus azaltması ve GMO’lar büyük bir stratejinin parçasıdır ve dünya nüfusunda önemli bir azaltmayı hedeflemektedir. ABD ve İngiliz hükümetleri genetikliği ile oynanmış tohumların küresel olarak yaygınlaşması için Nazi Soy Geliştirme Araştırması’nı destekleyen Rockefeller Vakfı’nın kurulduğu 1930 yılından beri uğraşıyor[20].

Yeni Dünya Düzeni’nin ilk taslağı Londra’daki Tavistock İnsan İlişkileri Enstitüsü baş teorisyeni olan Edward Bernays tarafından yapılmıştı[21]. Bu enstitü zamanla bu işlerdeki dünyanın en önde gelen beyin yıkama kurumu haline geldi. Yeni Dünya Düzeni planı içinde küresel nüfusu azaltacak bir mühendislik çalışması (virüsler/aşılar/genetik olarak oynanmış yiyecekler), dünya nüfusunun bir milyardan aşağıya çekilmesi ve dünya kaynaklarının küresel oligarkların kullanımına bırakılması vardır. 20. yüzyılın başından beri dünyanın her yerinden virüs ve bakteri toplanarak, askeri amaçlarla üzerinde çalışılmaktadır. 1917 grip salgınına neden olan virüs, 1951 yılına kadar başka bir yerde görülmemişti. Yeniden ortaya çıkışı askeri maksatlı deneyler ile birlikte oldu. 1970’lerden sonra BM örgütleri ile birlikte insanlar üzerinde denenen aşılar ile çeşitli deneyler yapıldı. Rockefeller Vakfı, Nüfus Konseyi, Dünya Bankası, BM Kalkınma Programı (UNDP), Ford Vakfı ve diğerleri Dünya Sağlık Örgütü ile birlikte 20 yıl boyunca, tetanoz ve diğer aşıları kullanarak üremeyi önleyici aşı üzerinde çalıştılar[22]. 1978-1981 yılları arasında ABD hükümeti tarafından homoseksüellere uygulanan Hepatit B aşısı sonrası HIV mikrobu yayıldı. Ancak, ABD hükümeti bu aşıyı gönüllü olarak yaptırıp ölen AIDS hastalarının miktarını yayınlamaktan bugüne kadar kaçındı[23]. Aşı üreticileri aşılarda kullanılan thimerosal bileşeni ile ilgili yeterli testleri hiçbir yapmadılar[24]. Thimerosal içeren çocuk aşıları artması otizm vakalarının da üç katına çıkmasına neden oldu[25]. 2000 yılından itibaren ise hedef biyolojik savaşı kazanmaktır. Bugün ABD’de 300’den fazla bilimsel kuruluş içinde 12.000 kişi biyolojik savaşta kullanılacak patojenler üzerinde çalışıyor[26].

Yardımsever Bill Gates iş başında…

Teknoloji dehası ve dünyanın en zengin ve etkili filiantropistlerinden biri olan Bill Gates, emekli olup eşi Melinda ile birlikte kendini “Bill and Melinda Gates Vakfı” ile dünya genelinde hayırseverlik işlerine verdi. Bill Gates’e göre; “Dünyanın nüfusu bugün 6.8 milyardır ve 2030’da 9 milyar civarına ulaşacaktır. Eğer yeni aşılar üretir, yeniden üretim sağlık hizmetleri ile birlikte bu nüfusu %10-15 azaltabiliriz[27].” Bill Gates, görünürde filantropik bir plan dahilinde genetikliği ile oynanmış yiyecekler üretilerek dünyada açlığın sona ermesi için gayret ediyor. Monsanto ve diğer biyoteknoloji şirketleri Gates Vakfı ve Afrika’da Yeşil Devrim İttifakı (AGRA[28]), Afrika’da genetikliği değiştirilmiş ürünler geliştirmeye çalışıyor. Bill and Melinda Gates Vakfı, Sahraaltı Afrika’da kullanılacak GMO ürünlerinin geliştirilmesi 10 milyon dolar bağışladı[29]. Bu paranın bağışlandığı Connecticut’taki John Innes Centre, mısır, buğday ve pirinç tohumları yetiştirecektir. Bunlardan biri olan Altın Pirinç, A vitamin eksikliğini önlemek için beta-karoten üretilecek yani pirinç yiyerek A vitamin alınacaktır. Ancak beta-karoten yağlı bir çözünür ve düşük yağlı yiyecekler tüketen üçüncü dünya insanlarının kullanması halinde ciddi konuşma bozukluklarına yol açma riski bulunmaktadır[30]. Bu riskler arasında; yeni hastalık işaretleri, böcek zehirine direnişli mutasyon geçirmiş haşarat, dayanıklı otlar, genetiiği değiştirilmn hissesini aldığı Monsanto Şirketi, GMO alanında tekelleşme riski taşımaktadır. Gates, daha önce bu tohumların bedava verileceğini söylemiş olsa da ne zamana kadar bedava verilecektir? GMO tohumları bir yıldan diğerine saklanamamaktadır ve siz bir kere bu tohumların küresel haklarını edindi iseniz artık dünyaya yön verebilirsiniz.

Nitekim Uluslararası Mülkiyet Hakları Anlaşması dâhilinde (TRIPS[31]), çokuluslu şirketlerin özellikle üçüncü dünya ülkelerinden genetik kaynakları ele geçirmesi öngörülmüştür[32]. Bugün bu tür yiyecekler öylesine rafları kaplamıştır ki teslim olmaktan başka bir çare kalmamıştır. Bill Gates, lobicilik şirketlerine milyonlarca dolar akıtarak GMO ürünlerine destek almaya çalışıyor. Rockefeller Vakfı; Filipinler, Meksika ve Nijerye’da kurduğu araştırma merkezlerini Uluslararası Zirai Araştırma Küresel İstişare Grubu (CGIAR[33]) adı altında birleştirdi. CGIAR, 1972’de Stockholm’de BM Dünya Zirvesi’ni organize ettikten sonra BM Yiyecek ve Tarım Örgütü (FAO), BM Kalkınma Programı (UNDP) ve Dünya Bankası’nı da projesine çekerek küresel ziraat politikasını şekillendirmeye başladı. Bill Gates; Rockefeller Vakfı, Monsanto Şirketi, Syngenta Vakfı ve Norveç hükümeti ile birlikte Norveç’in Spitsbergen adasında bir tohum bankası (Svalvard) kurdu. Çok sıkı korunan bu bankada 3 milyondan fazla çeşit tohum, nemden korunarak gelecek için saklanmaktadır. Bankanın Arktik daireye yakın olması, tohumların daha iyi muhafaza edilmesi için seçilmiştir. Bu tohum deposu ile dünyanın en büyükı bitki yetiştiricisi ve ilaç firmalarının tohum edinmek için başvurabileceği tek adres yani bir tekel oluşturulmuştur. Svalvard Projesi, Küresel Ürün Çeşitliliği Vakfı (GCDT[34]) tarafından yürütülmektedir. GCDT, BM Yiyecek ve Tarım örgütü (FAO) ve CGIAR’ın dalı olan Uluslararası Biyoçeşitlilik teşkilatı tarafından kuruldu. Merkezi Roma’da olan GCDT’nin başkanı Margareth Catley-Carlson, 1998 yılına kadar John D. Rockefeller’ın nüfus azaltma çalışmaları yapan örgütü olan New York’daki Nüfus Konseyi’nin başkanı idi. 1952 yılında kurulan konsey, soybilim aile programları adı altında gelişmekte olan ülkelere yönelik örtülü nüfus kontrolü çalışmaları yapmaktadır.

            Sekiz adet Genetik Özellikleri Değiştirilmiş Yiyecek (GMO) ürünü şunlardır; mısır, soya fasulyesi, kanola, ayçiçeği, şeker pancarı, çoğu kavun türleri, kabak ve sarı kabak. GMO aynı zamanda hayvan yiyeceği olarak da kullanılmaktadır. GMO’lar üzerindeki deneyler tamamlanmamıştır ve güvenli değildir[35]. 2004 yılında ABD’de yetiştirilen soyafasulyesi’nin %85’den fazlası GMO ürünü idi. Nüfus azaltması ve GMO’lar büyük bir stratejinin parçasıdır ve dünya nüfusunda önemli bir azaltmayı hedeflemektedir. Dünya Bankası ve BM tarafından finansal olarak desteklenen 900 bilim insanından oluşan bir grubun yaptığı çalışma GMO ürünleri kullanımının dünyadaki açlığa çare olmayacağını gösterdi. Bilim insanları bunun yerine zirai-ekolojik yöntemler önerdiler. Bu yöntemler arasında; geleneksel tohum çeşitlerinin kullanımı, yerel ekolojiye uygun çiftçilik uygulamaları bulunmaktadır.Gatsby Vakfı tarafından güney ülkeleri için geliştirilen biyoteknolojik tarım projesi Hindistan’daki Karnataka Çiftçileri gibi pek çok grup tarafından reddedilmektedir. Biyoteknolojik ürünler pek çok hastalığa karşı daha hassas, ürün hastalıkları mutasyon geçirmekte ve daha pahalıya gelmektedirler. Masrafların artması, petrol fiyatları ile birlikte küçük aile çiftliklerinin iflasına yol açmaktadır. Bu ürünler, Avrupa’da Almanya, İrlanda ve Macaristan ve ABD içinde en az 14 eyalette yasaklandı. Rus biyolog Alexey V. Surov’un Rusya Bilimler Akademisi Ekoloji ve Evrim Enstitüsü tarafından yapılan çalışmalar GMO yiyecek kullananların çoğunun üçüncü neslinde bebe ölümlerine dikkati çekti[36]. GMO ürünleri içindeki herbisit’in laboratuvar hayvanları üzerinde yapılan deneylerde doğum sorunlarına yol açtığı ortaya çıktı[37].

            Hayırseverliğin diğer boyutları..

Rockefeller ismi Amerikan zenginliği ile eş anlamlı gibidir. Aile gönüllü yardımları ile tanınmaktadır. David Rockefeller, her yıl 900 milyon dolar kadar bir parayı Harvard Üniversitesi gibi eğitim kuruluşları ve Museum of Modern Art gibi kültürel kuruluşlara aktarmaktadır. Uluslararası finansörler vergiden muaf olan vakıfları; eğitim, bilimsel ve diğer kamusal amaçlar için kullanır. Vakıflar; özel servetlerin hâkim olduğu Wall Street ile Harvard, Yale, Columbia ve Princeton gibi Ivy Ligi kolejleri ile bağ kurmak için gereklidir[38]. Hayırseverlik kurumları gibi hareket eden bu vakıfların verdiği bağış ve burslar ile aslında kurucularının çıkarlarına katkıda bulunulur. Rockefeller Vakfı ve diğer elit örgütler Ivy Ligi Okulları’na yıllardır büyük miktarda para aktardılar. Bugün bu okullar Amerikan kolej ve üniversitelerinin standart okuludur ve son dört ABD başkanı Ivy Ligi Okulları’nda yetişmiştir. ABD eğitim sistemini bunlar hâkimdir. Böylece toplumu ve modern insan tarihini değiştirmeyi ve yeniden şekillendirmeyi hedefliyorlar[39]. Rockefeller Vakfı, Carnegie Şirketi (New York) ve Carnegie Endowment for International Peace dış politika, propaganda ve hükümetlere sızma konularında büyük fonlar kullanmaktadır[40]. Ford, Rockefeller ve Carnegie gibi vakıflar CIA’nın örtülü faaliyetleri için örtü sağlamakta, özel fonlardan gelen cömert paralarla CIA sınırsız bir şekilde gençlere, sendikalara, üniversitelere, yayın organlarına ve diğer özel kurumlara ilişkin örtülü programlar uygulamaktadır[41].

David Rockefeller 2003 yılında yayınlanan hatırlarında şöyle demektedir; “Birçok kişi benim ABD çıkarlarına uygun olmayan gizli bir ağın parçası olduğuma inanıyor, beni ve ailemi küresel bir siyasi ve ekonomik yapı kurmak için çalışan “uluslararasıcı” bir komplocu olmakla suçluyor. Eğer suç bu ise ben suçluyum ve bununla gurur duyuyorum[42]”.CFR, Rockefeller ailesi başta olmak üzere çokuluslu şirketler ve finans odaklarının sahipleri ve üst düzey yöneticileri ile vakıf temsilcilerini, kapalı-gizli oda (think-tank) üyelerini, ClA’ye hizmet verenleri, CIA’ye eleman yetiştiren devlet üniversitelerinin elemanlarını, muhafazakâr (demokrat ve cumhuriyetçi muhafazakâr) siyasetçileri, devletin dışişlerinde ile dış misyonlarda görev yapanları, George Soros ve adamları gibi para piyasası oyuncularını buluşturmaktadır. Bu kişiler parayı kasada tutmaz, dünya olaylarını yönetmek için kullanır, gezegendeki her şirketin ve her bankanın gerçek sahibi onlardır. Bu amaçla, gizli topluluklar, think-tank merkezleri ve gönüllü yardım kuruluşlarından oluşan geniş bir ağ kullanarak, tüm üyelerini bir safta tutarlar. Bu elit tabaka aynı zamanda pek çok ülkedeki politikacıları ağına düşürmüştür. Bu vakıf Türkiye'de yönetimde üst kademelere kadar gelmiş bazı kişilere de burs vermiştir. ABD Başkanını seçen Kongre üyelerinin belirlenmesi bu elit tabakanın işidir. ABD’de nüfusun %20’si ülke zenginliğinin %93’ünü elinde tutmaktadır. Bu mutlu ve zengin %20 ülkenin şirketleri, bankaları, medyası, hukuk sistemi, üniversiteleri, yardım örgütleri, siyaset belirleme kurumları, gazinoları, spor alanları arasına dağılmıştır.

Rockefeller Vakfı, ağına düşecek yöneticiler yetiştirmek amacıyla üniversite çağındaki öğrencilere burs temin etmektedir. Rothschild ailesi, faiz prangasını kullanarak hem siyasi yönetimleri kendilerine bağlamış, hem de bu yolla büyük gelirler elde etmiş, servetlerine servet katmışlardır. Tabii servetlerini katlamalarına paralel olarak yönetimler üzerindeki etkileri ve güçleri de artmıştır. İşte bu etki ve güçlerini kullanarak, başta İlluminati şebekesi olmak üzere destekledikleri bütün karanlık teşkilatların ve Masonik örgütlerin elemanlarının istedikleri yerlere gelmelerini sağlamışlardır. Bu gizemli kurgular, kendilerine siyaset meydanında "parlak" bir gelecek hazırlama hayalleri yapanların ağlarına düşmelerini kolaylaştırmıştır. Bu elit aynı zamanda gizli topluluklar yolu ile Skull and Bones (Kafatası ve Kemikler), Mason vb.), güçlü think-tank merkezleri (CFR, Trilateral Komisyonu, Bildelberg Grubu, Bohemian Grove, Chatham House vb.), büyük bir gönüllü yardım ağı ve NGO’lar (Rockefeller Vakfı, Ford Vakfı, World Wildlife Fonu vb.) büyük bir güç kullanmaktadır. Medya boyutunda ise altı büyük dev şirket tekeli televizyonlarımıza, müzik kanallarımıza ve web sitelerimize karar vermektedir. Medya ve eğitim yolu ile dünyaya nasıl bakmamız gerektiğini kontrol ederler. Neo-feodal düzende, geri kalan halk ve hatta hükümetler borçların esiridir ve herkes borç içinde boğulurken, borçlar bu kişileri daha da zengin yapar.

Ülkelere borç verme tuzağı..

            Zürih’teki İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü tarafından 43.000’den fazla şirket işlemi üzerinden yapılan çalışmaya göre büyük bankaların ve diğerlerini yutan dev avcı şirketlerin arkasında tüm küresel ekonomik sisteme hâkim olan küçük bir çekirdek grup bulunmaktadır[43]. Bu çekirdek grup birbirine sıkı sıkıya bağlı 147 şirketten oluşmaktadır. Daha da yakından incelendiğinde bu 147 şirketlik çekirdeğin kurduğu ağın toplam zenginliğin %40’ını kontrol ettiği görülmektedir. Yani şirketlerin %1’inden daha azı %40 zenginliğin sahibidir. Bu ultra-zengin grup arkasında katma katman birbirine geçmiş pek çok şirketi saklamakta ve en zengin 500 şirketi kontrol etmektedir. Sahip oldukları güç ve kontrolün sınırlarını çizmek kolay değildir. Bilinen aynı kişilerin uzun zamandır değişmediği, siyasi partilerin kontrol ettiği, liderlerini seçtiği ve politikalarını dikte ettiği, devlet içindeki önemli mevkilere tayinlere etkili oldukları ve bu kişileri usulsüz büyük iş bağlantıları için kullandıklarıdır. Ülkedeki medyayı kontrol eder, makaleler yazdırır, görünmez bir hükümet gibi hareket ederler. Perde arkasından işlerini yürüttükleri kamu memurları, yasama organları, merkez bankaları, okullar, mahkemeler, gazeteler ve her türlü sivil toplum kuruluşu vardır. Merkez bankaları diğer ülkelerin hükümetlerini kaçışı olmayacak şekilde borçlandırırlar. Bu borç o ülkenin parasını ve varlıklarını çalmak için meşruiyet sağlar. Bu bankaların arkasındaki çekirdek bankalar ise Wall Street bankalarıdır ve sahipleri Rockefeller, Rothschild, the Warburg, Lazard, Schiff ve Avrupa kraliyet aileleridir. Bu ultra-zengin uluslararası bankerlerin çalışma alanı sadece ABD değildir, küresel bir finans sistemi içinde hâkimiyet ve kontrol kurdular[44].

Dünyanın en büyük sekiz Amerikan finans şirketi JP Morgan, Wells Fargo, Bank of America, Citigroup, Goldman Sachs, U.S. Bancorp, Bank of New York Mellon ve Morgan Stanley) %100 oranda 10 hissedar tarafından kontrol edilmektedir. Ve dört büyük (BlackRock, State Street, Vanguard ve Fidelity)şirket bütün kararlarda daima yer almaktadır. 12 bankadan oluşan Federal Rezerv Bankası’nın yedi kişilik kurulunda da bu dört büyüğün temsilcileri bulunmaktadır. Özetle, Federal Rezerv Bankası bu dört büyük özel şirket tarafından kontrol edilmekte ve bu şirketler aynı zamanda ABD ve dolayısıyla dünya para politikalarını da belirlemektedir[45]. Bunu yaparken ne herhangi bir kontrol ne de demokratik bir seçim söz konusudur. İşte bu kişiler dünya genelindeki ekonomik krizi hazırladı ve yönetti, sonuçta daha da zengin oldular. Aynı dört büyük borsa yolu ile Avrupa’daki şirketlerin büyük çoğunluğunu kontrol etmektedir. Bununla da kalmamakta, dört büyüğe sahip olan aynı kişilerin eğittiği ve çalışanları aynı zamanda IMF, Avrupa Merkez Bankası, Dünya Bankası gibi büyük finansal kurumların yöneticileridirler. Ancak, bu dört büyüğün sahiplerinin ismi asla yayınlanmaz. Amerikan yardımı borç isteyen ülkelere hiç uğramadan bu özel bankaların cebine giden ve küçük küçük paralar karşılığında IMF yolu ile doğal kaynaklarına el konulan oyunun adıdır. Rothschild’in başında olduğu küresel sermayenin ana para merkezi İsviçre’deki BIS[46], IMF ve Dünya Bankası’ndan para beklemekte olan ülke merkez bankalarına “köprü borçları” verir. Merkez bankaları diğer ülkelerin hükümetlerini bir daha kurtulamayacak şekilde borçlandırırlar. Bu borç o ülkenin parasına ve varlıklarına el koymak için meşruiyet sağlar. Arkasında birkaç aile hanedanının olduğu bir avuç yatırım bankası küresel ekonomiyi; üçüncü dünya ülkelerini borçlandırmak, şirketleri birleştirmek ya da parçalamak, ekonomideki boşluklara göre yeni şirketler kurmak, stokları ve değerli kâğıtları sigortalamak, özelleştirme ve küreselleşmeyi desteklemek sureti ile kontrol ederler. Üçüncü Dünya ülkelerinin borçları sağlık ve eğitim harcamaları toplamından fazla, aldıkları dış yardımın da 20 katıdır. Yine bu ülkelerde nüfusun en üst yüzde biri, ülkelerinin mali kaynaklarının ve gayrimenkullerinin %70 ila %90’ına sahiptir.

            Küresel sermayenin kullandığı ekonomi tetikçileri, yerküre üzerindeki ülkeleri trilyonlarca dolar dolandıran yüksek ücretli profesyonellerdir. Dünya Bankası, ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) ve diğer yabancı 'yardım' kuruluşları yolu ile büyük şirketlerin kasalarına ve gezegenimizin tabii kaynaklarını kontrol eden birkaç varlıklı ailenin ceplerine para aktarırlar. Kullandıkları araçlar arasında sahte finansal raporlar, hileli seçimler, rüşvet, zorbalık, seks ve cinayet bulunmaktadır. Ekonomi tetikçileri küresel imparatorluk kurma amacına yönelik olarak küresel sermayenin hedeflediği şirketler, hükümetler, bankaları köle haline getirmek için uluslararası finans kuruluşlarını kullanan elit bir gruptur[47]. Görünüşte bazı iyilikler yapar; elektrik santralleri, otoyollar, limanlar, havaalanları, teknoparklar gibi altyapı hizmetleri için borç temin ederler. Bu borçların ön koşulu, bütün bu projelerin Amerikan inşaat ve mühendislik firmaları tarafından gerçekleştirilmesidir. Aslında paranın çoğu Amerika’yı hiç terk etmez; yalnızca Washington’daki bankalardan New York, Houston veya San Francisco’daki mühendislik firmalarına transfer edilir. Para hiç vakit geçirmeden küresel sermaye üyesi şirketlere (kreditörlere) döndüğü halde borçlu ülkenin anapara artı faizin tamamını ödemesi istenir.ABD istihbarat örgütleri muhtemel ekonomik tetikçileri belirler, uluslararası şirketler de bunları işe alır. Bunlar hiçbir zaman hükümetten para almaz, maaşlarını özel sektör öder. Kirli işleri eğer ortaya çıkarsa, hükümet politikası yerine kurumsal ihtirasa bağlanır. Eğer tetikçiler başarısız olursa devreye istihbaratçılar (NSA ve CIA elemanları) girer. Direniş gösterdiklerinde devlet başkanları devrilir veya feci kazalarda ölürler.

            Türkiye’de hayırseverlik…

Türkiye’de özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’nin Türkiye’de kurduğu Uluslararası Yeniden İnşa ve Kalkınma Bankası (IRDB) bankası vasıtası ile zengin ettiği ve bugün TÜSİAD içinde yuvalanan büyük zenginler küresel sermayenin franschising (bayi) uzantılarıdır. Bu zenginler için küresel sermaye ile işbirliği hem onların Türkiye’de ki çıkarlarını koruyarak çanaklarından faydalanmak hem de Türkiye’de siyasi iktidarlara karşı bir tür koruma sağlamaktır. 1980’lerden sonra sermayenin medyaya da el atması, Bilkent Üniversitesi ile başlayıp 1990’lardan sonra artan vakıf üniversitelerinin kurulması ile bu ilişki çok daha çeşitlendi ve derinleşti. Böylece Türk medyası görünüşte Batının arka planda ise küresel sermayenin çıkarlarının propaganda ağı haline gelirken, üniversiteler “dünyaya açılma” görüntüsü altında öğretim elemanı ve öğrenci değişimi kapsamında yabancı istihbarat servislerine eleman devşirme imkânı sağladılar. Türkiye’deki zenginler tıpkı Rockefeller ve Rotshchild gibi servetlerini aile üyelerine bölerek zenginler listesinde öne çıkmamaya ve mümkünse hiç gözükmemeye, onlar gibi sadece hayırsever rolü oynamaya dikkat ederler. Onları okulları, yurtları ve bursları ile tanırız. Küresel sermaye onların arkasından kurduğu ya da desteklediği yapılanmalar ile Türkiye'deki birçok Sivil Toplum Kuruluşu'nu ele geçirdiler, iş dünyası ve üniversitelerde etkinleştiler. Ford Vakfı, Carnegie Vakfı, Alman vakıfları yanında Colombia, Harvard, Chicago, Berkeley, Ucla, Cornel, Indiana, M.I.T., Stanford gibi üniversitelerin Türkiye’de önemli uzantıları vardır. Türkiye’deki zenginlerin hayatlarını insanlığa, çağdaş eğitime, müze açmaya, yurt ve burs işlerine adadıklarını sanırsınız. Bu zenginlerden birkaçının küresel bağlantılarına örnek verelim.

CIA’nın kontrolünde hizmet veren Richard Brookings Enstitüsü, Sabancı Üniversitesi’yle ABD’de ortaklaşa toplantılar düzenlemektedir. Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı; her yıl toplumsal gelişme için çalışan toplum liderlerine verilen “David Rockefeller Köprü Kurucu Liderlik Ödülü”ne 2013 yılında layık görüldü. 8 Ekim 2013 tarihinde İsviçre’nin Cenevre kentinde yapılan ve dünyanın dört bir yanından filiantropi, iş, hükümet ve sivil toplum liderlerini bir araya getiren törende, Güler Sabancı’ya ödülünü takdim eden David Rockefeller’ın kızı Peggy Dulany; “Güler Sabancı, hayırseverliği ve iş dünyasındaki liderliğiyle sadece Türkiye’de değil tüm dünyada liderlere bir rol model oldu. Sabancı Vakfı ve Sabancı Üniversitesi faaliyetlerine derinden bağlılığıyla, Türk toplumunun her kesimine ve aynı zamanda uluslararası ortaklara ulaşmasına ve yeni işbirliklerinin geliştirilmesine liderlik ediyor. Bu ödülün de amacı ortaklar arasında köprü kurmak. Kendisine bu ödülü takdim etmekten mutluluk duyuyorum[48]” dedi. Bu ödül, Peggy Dulany tarafından kurulan Synergos Enstitüsü tarafından veriliyor. Ödüle daha önce layık görülen isimler arasında, ABD eski Başkanı Bill Clinton, Güney Afrika eski Başkanı Nelson Mandela, BM eski Genel Sekreteri Kofi Annan, sağlık alanında dünya çapında önemli çalışmalar yapan Bill ve Melinda Gates, filantropi alanında yıllardır çalışan Ürdün Kraliçesi Rania, Aga Khan, Michael Bloomberg, Jennifer ve Peter Buffet gibi isimler yer alıyor.

Resim 2: Güler Sabancı David Rockefeller Köprü Kurucu Liderlik Ödülü Alıyor

      

Kaynak: Sabancı Üniversitesi, http://gazetesu.sabanciuniv.edu/tr/2013-10/guler-sabanciya-david-rockefeller-odulu Sabancı'ya “David Rockefeller Ödülü”

            CFR’a bağlı olarak Türkiye’de Mayıs 2009’da kurulan Küresel İlişkiler Formu (GRF[49]) isimli düşünce kuruluşu içine iş adamları, emekli büyükelçiler, akademisyenler, eski devlet adamları ve askerler itina yerleştirilmiş, çok çeşitli bir görünüm sağlanmaya çalışırken sistemin has elemanları ya örtülmeye ya da geri planda tutulmaya çalışılmıştır. GRF’in başkanlığını Rahmi Koç yaparken, başkan yardımcıları Memduh Karakullukçu ile Hanzade Doğan Boyner’dir[50]. Yönetim Kurulu’nda dikkat çeken diğer üyeleri arasında Lucien Arkas, Suzan Sabancı Dinçer, Ali Doğramacı (Bilkent Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı), Sönmez Köksal, Özlem Sanberk, Ferit Şahenk ve İlter Türkmen bulunmaktadır. GRF’in geniş üye listesinde şu isimler öne çıkmaktadır[51]; Leyla Alaton, Gürer Aykal, Hikmet Çetin, Gökhan Çetinsaya, Cem Duna, Bülent Eczacıbaşı, Tarhan Erdem, Şükrü Hanioğlu, Rıfat Hisarcıklıoğlu, Talat S. Halman, Sami Kohen[52]. CFR’a hizmet etmek için GRF içinde çalışma grupları (task forces) oluşturulmuştur. GRF’nin diğer bir faaliyet alanı ülke içinde ve dışında seçilmiş üniversite öğrencilerinin bir araya getirildiği Genç Bilim Adamları, Genç Akademisyenler, Genç Profesyoneller gibi gruplardır. Bu gruplara ülke içinden sadece Koç, Sabancı, Boğaziçi, Galatasaray üniversitelerinden öğrenci seçilmekte, çok az miktarda İTÜ ve Yıldız Üniversitesi de yer almaktadır. Ülke dışında ise çeşitli yabancı üniversitelerden öğrenciler her seferinde sayıları 20’yi aşmamak üzere seçilmektedir. Bu eğitimleri bitiren öğrencilere GRF tarafından “Genç Bilim Adamı” unvanı verilmekte, GRF toplumuna üye kabul edilerek, daha sonraki dünya liderlerinin katılacağı programlara davet edilecekleri söylenmektedir. Yurtdışından seçilen öğrenciler Yale, Harvard, Columbia, MIT, Princeton gibi seçkin ABD üniversitelerinde okumaktadır.    

Resim 3: GRF’nin 2011 Genç Akademisyenler Eğitimi

  

Kaynak: GRF Genç Bilim Adamları Programı (2011), http://www.gif.org.tr/photos3.html

            Küresel sermaye Türkiye’ye altı noktadan sızdı; bankacılık, sanayi, medya, eğitim, istihbarat ve bürokrasi.Küresel sermaye, medya vasıtası ile finansal kaldıraç kullanmaktadır. Batılılar tarafından Türk ekonomisine ilk format 1946’da atıldı ve ilk devalüasyon ile birlikte liberalizme dönüş başladı. Türkiye, o dönemden beri bir tüketim toplumu olarak, çalışmadan, öğrenmeden, üretmeden bir yaşam biçimine yöneltilmiştir. ABD, Türkiye’nin bugünkü zengin kesimini ve sermaye dağılımını, kendi deyimiyle kalkınmasını sağladı. 24 Ocak 1980’de odak değişikliği ile Türkiye’de kapitalizm, kendisini güdecek iktisadi liberalizme teslim edildi. Böylece yerli sermaye ile küresel sermayenin entegrasyonuna dayanan yeni sisteme geçildi. 2001 krizi sonrasına Derviş-IMF iktidarı ile özelleştirmenin önü iyice açıldı. 28 Şubat süreci bağlamında Refah Partisi'ne karşı topluca isyan eden büyük sermaye grupları, birkaç yıl sonra, bu partinin içinden çıkan AKP'yi benimsemekte tereddüt etmemiştir. ABD’nin ılımlı İslam projesi için üretilen ve her seçim öncesi yelkenleri şişirilen AKP, tekelci sermayenin de desteğini hemen arkasında buldu[53]. Bütün bu kredilerin nedeni küresel sermayenin neo-liberal politikalarına harfiyen uymak yani yabancı sermayeyi ülkeye açmak ve özelleştirme önündeki engelleri kaldırmaktı. 2003 yılından sonra ‘özelleştirme’ adı altında cumhuriyetin 80 yıllık kazanımlarının küresel sermayeye satılması, ‘Levanten burjuvazi’ ve bir kısım ‘sonradan görme’ varlık sahiplerinin şirketlerini, bankalarını, arazi, mesken ve arsalarını yabancılara satmaları ile Türkiye’deki sermaye hareketleri içinde doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının payı hızla arttı. Borç niteliğinde Türkiye’ye gelen yabancı sermaye 2003’ten sonra rekor düzeyde yükseldi. Bugünkü Türkiye, örgütlü sermayenin çıkarlarına hizmet eden bir kleptokrasidir (hırsızlar rejimi).Küresel sermaye ve büyük devletler Türkiye’deki çıkarlarını korumak ve işbirliği yapmak için özel ilişkiler kurmuşlardır.

            AKP iktidarının hayırseverlik faaliyetleri bir yandan ülke içinde kendine yandaş tabakayı genişletmek üzerine sadaka ekonomisi, diğer yandan kendi İslamcı ideolojisi çerçevesinde dış politika amaçlarına uygun ülkelerde İslamcı bir kuşak yetiştirilmesi ve kullanılması amacına yönelmiştir. Sadaka ekonomisi ile devlet imkânları ve başta belediyeler olmak üzere teşkil edilen diğer yardım vb. dernekler yolu ile halka kömür, patates dağıtılmasından, sağlıkta yandaşlarına yeşil kart uygulamasına kadar vergilerimizle ödediğimiz pek çok kaynak siyasi amaçlar için istismar edilmiştir. Sosyal devlet yerine hayırseverliği öne alan AKP, bu politikaları düzensiz, önemli bir bölümü kayıt dışı ve parti patronajı altındaki mekanizmalar aracılığıyla uygulamaktadır. Sosyal yardımların hak olarak düzenlenmesi, keyfilikten çıkarılması ve yasal bir bütünlüğe kavuşturulması yerine, düzensiz, dağınık ve politik etkiye açık görünüşte “hayırsever” sosyal politika araçları tercih edilmektedir[54]. “Hayırsever sosyal politika” yaklaşımının diğer bir ayağını ise özel sektör ve “gönüllü kuruluşlar” oluşturmaktadır. ‘Deniz Feneri’, ‘Kimse Yok mu’ ve ‘İnsani Yardım Vakfı’ bunların ilk akla gelenleridir. Bunlar içinde en yaygın bilineni Deniz Feneri’dir. AKP hükümeti Deniz Fenerine önemli kolaylıklar sağlamış, 20.12.2004 tarih ve 2004/8278 no.lu Bakanlar Kurulu Kararı ile Kamu Yararı Statüsü kazanmış ve 2005 yılında izin almadan yadım toplama hakkına sahip olan 13 kuruluştan biri haline gelmiştir. Deniz Feneri adıyla Almanya’da faaliyet yürüten ve Türkiye’deki Deniz Feneri Derneğine yardım aktaran dernekte yaşanan yolsuzluklar Alman Mahkemelerine yansımıştır[55].

            AKP, bu politikaların mağduru olan kitleleri de teskin etmekte ve uysallaştırmaktadır. Ülke içinde ve dışında muhtaçlara yardım görüntüsü altında siyasi amaçlı yardımlara devam edilmiş, bazen de bu yardımların nereye harcandığı ile ilgili pek çok suiistimalin üzeri örtülmüştür. Bosna’dan Kosova ve Suriye’ye Filistin’den Afrika’nın çeşitli köşelerine kadar yardım görüntüsü altında İslamcı militan yapılar desteklenmiş, buradaki gençler Libya ve Suriye’deki çatışmalara yönlendirilmiş, Batının oyunlarının bir parçası olarak birbirlerine kırdırılmaktadır. Hayırseverlik işleri AKP’ye yakın bir kesim tarafından karlı ve kontrolü olmayan bir sanayi dalı haline getirilmiş, kendilerine bu işlerde (yurt kurma, vakıf açma vb.) özel imtiyazlar sağlanmıştır. Bugün iktidar ile arası açılmış olan Gülen cemaati ise yakın zamana kadar Türkiye’deki özel okulların %40’ına, dershane ve yurtların yaklaşık %70’ine ve pek çok vakıf üniversitesine sahiptir. Yurt dışında sahip olduğu ve İngilizce eğitim yapılan 400’den fazla okul ile CIA’ya kadrolaşma ve adam devşirme imkânı sağlayan cemaat, bu okullardaki Türkçe bölümlerinde okuyan 30-40 öğrenciyi (her birkaç okuldan bir kişi) seçerek, her sene Türkçe Olimpiyatları adı altında yaptığı gösteri ile asıl işlevlerini maskelemektedir. AKP ve inanç temelli refah örgütlerinin yarattığı paralel refah ağları, Türkiye’de entegre hayırseverlik devleti oluşumu yanında yoksulları çifte borçlandırma aracılığıyla tabiiyet altına almaktadır.  Özetle ne AKP hayırseverdir ne de Gülen cemaati bir hizmet hareketidir.

            Sonuç

21. yüzyılda filantropi; kar amacı ile yatırım yapılan, sosyal mühendisliğin temel olduğu ve kamu-özel ortaklıkları niteliğine bürünmüştür. Bu yüzden yeni çeşidine “girişimci filantropi”  ya da “filantro-kapitalizm” adı verilmektedir. Filantropi adaletin düşmanıdır çünkü hayırseverlik adı altında denetimsiz ve demokratik kontrolün dışında işlerle tahribat yapılmaktadır[56]. Küresel sermayenin bu tür faaliyetler altında harcadığı paraların gerçek hedefleri kendilerine hizmet eden tek bir dünya devleti kurmak ve dünya nüfusunu azaltarak, ırkları ayıklamaktır. Bu yüzden moleküler biyoloji, nano-teknoloji, gen bilimleri, klonlama, genleri değiştirilmiş yiyecekler, yeni aşılar; kurdukları vakıf ve araştırma merkezlerinin ana çalışma alanlarıdır. Türkiye’de küresel sermayenin uzantısı olan büyük zenginler hem onların ülke içindeki çıkarlarının manivelası hem de gerçek hedeflerine giden yolda hayırseverlik faaliyetlerinin entegre bir parçasıdırlar. Eğitimimiz, medyamız, yiyeceklerimiz, sağlığımız, ne giyeceğimiz özetle tüm geleceğimiz bu örümcek ağının bünyesinde belirlenmekte ve yönlendirilmektedir. Bu sistemin tanınması ve aktörü olan devlet adamlarından sanatçılara, üniversitelerden sivil toplum örgütlerine yuvalandıkları konumların deşifre edilmesi tam bağımsız ve milli egemen bir ülke olmamızın en öncelikli koşuludur. Öte yandan son on yılda İslamcı bir iktidar ve ona paralel yapılarla; günlük yaşamında tutunamayan, yoksul ve en alttaki seçmen kitlesini doğrudan kontrol altına alan bir hayırseverlik politikası Türkiye’nin siyasi geleceğini karartmıştır. Yapılması gereken giderek artan mevcut hayırseverlik ve filantropik uygulamaların yerine; dağınık ve keyfileşen sosyal ödemelerin tek çatı altında toplanması, şahsi ve öznel nitelikten arındırılması, ayni nitelikten kurtarılması ve hak olarak düzenlenmesidir. Diyeceksiniz ki kime anlatıyorsunuz?



[1]Cihan HA: ABD’nin En Hayırseveri Zuckerberg, (10 Şubat 2014).

[2]Hürriyet: Gates’ten AIDS için Yeni Nesil Prezervatif, (7 Haziran 2014).

[3]Hürriyet: Başbakan Erdoğan Koç Ailesine 4 Ödül Verdi, (7 Haziran 2014).

[4]Oliver Zunz:Philanthropy in America: A History, Princeton University Press, (2012), p.23.

[5]Joanne Barkan: Plutocrats at Work: How Big Philanthropy Undermines Democracy, A Quarterly of Politics and Culture, Dissent Magazine, (Fall 2013).

[6]Hürriyet: Traktörden 10 Milyar Dolar Kazandı, (18 Eylül 2013).

[7]Stephanie Strom: Big Gifts, Tax Breaks and a Debate on Charity, New York Times, (September 6, 2007).

[8]International Institute for Strategic Studies

[9]John Coleman: The Committee of 300, The Conspirator's Hierarchy,  World in Review, (2006), p.379.

[10]Kevin Cahill: Who Owns the World: The Surprising Truth About Every Piece of Land on the Planet, Grand Central Publishing, (2010) içinde E.C. Knuth: The Empire of The City, (1946).

[11]Coleman: a.g.e., (2006), p.191.

[12]Executive Intelligence Review: DOPE, INC.: The International DrugCartel, Money-Laundering, and State Power, 1992. http://www.thirdworldtraveler.com/Drug_War/DOPE_INC_part2.html

[13]Ellen Hodgson Brown: Web of Debt, Third Millennium Press, (2007), p.126.

[14]David DeGraw: Economic Elite Vs. The People - Origins of the 99% Movement & Occupy Wall Street, AmpedStatus, (May 14, 2013), p.11.

[15]Genetically Modified Organisms.

[16]Tanya L. Green, The Negro Project: Margaret Sanger’s Genocide Project for Black American’s, in www.blackgenocide.org/negro.html

[17]F. William Engdahl, Seeds of Destruction, Montreal, (Global Research, 2007), p.72-90

[18]Executive Intelligence Review: The True Story of Soros the Golem, (April 1997) in Peter Mayers: Soros As Rothschild Agent, (July 31, 2001).

[19]United States Agency for International Development

[20]Karl Popper: Açık Toplum ve Düşmanları, Liberte Yayınları, Çev.: Harun Rızatepe, Mete Tunçay, (Ankara, 2008), s.56.

[21]Coleman: a.g.e., (2006), p.24.

[22]Gary Allen: None Dare Call It Conspiracy, GSG & Associations, (1971), p.211.

[23]Jurriaan Maessen: UN & World Bank Strangle Sovereign Nations into Accepting Global Population Reduction Dictates, Infowars, (May 15, 2012).

[24]Boyd Haley: Mecury Toxicity & Autism,University of Kentucky,(2006).

[25]Dan Burton: Mercury Medicine – Taking Unnecessary Risks, Subcommittee on Human Rights and Wellness in the House's Committee on Government Reform, (May 2003). http://vaccines.procon.org/sourcefiles/Burton_Report.pdf

[26]Sherwood Ross, Bush Developing Illegal Bioterror Weapons for Offensive Use,’ December 20, 2006, in www.truthout.org

[27]Bill Gates: Innovating to Zero, 2010 TED Conference, http://www.ted.com/talks/bill_gates

[28]AGRA: Alliance for a Green Revolution in Africa.

[29]The Guardian: Why is the Gates Foundation Investing in GM Giant Monsanto?, (Sep 29, 2010). Common Dreams: Gates Foundation Pours $10 Million Into Genetically Modified Crops, (July 15, 2012). https://www.commondreams.org/headline/2012/07/15

[30]Dr. Mercola: Bill Gates: One of the World's Most Destructive Do-Gooders?, (March 04, 2012). http://articles.mercola.com/sites/articles/archive/2012/03/04/clueless-fabrication-on-gmo.aspx

[31]Trade Related Aspects of Intellectual Property Rights

[32]Marie-Monique Robin: The World According to Monsanto, The New Press, The (2012), p.137.

[33]Consultative Group on International Agriculture Research

[34]Global Crop Diversity Trust

[35]David Suzuki: The Non-GMO Shopping Guide, David Suzuki Foundation, (2012).

[36]Institute for Responsible Technology: Genetically Modified Soy Linked to Sterility, Infant Mortality in Hamsters,(April 5, 2011) in Real Agenda, (November 1, 2001), http://realagenda.wordpress.com/tag/gm-soy/

[37]Latin American Herald Tribune: Herbicide Used in Argentina Could Cause Birth Defects, (May 201, 2010). http://www.laht.com/article.asp?ArticleId=331718&CategoryId=14093

[38]Carroll Quigley: Tragedy and Hope: A History of the World in Our Time, GSG and Associates, (1975), p.148.

[39]Andrew Gavin Marshall, Michel Chossudovsky:The Global Economic Crisis The Great Depression of the XXI Century, Global Research Publishers, (2010), p.4.

[40]F. William Engdahl: Seeds of Destuction, Hidden Agenda of Genetic Manipulation, Global Research, (2007), p.265.

[41]Frances Stoner Saunders: The Cultural Cold War,  The CIA and the World of Arts and Letters, New Press, (2001), p.133.

[42]David Rockefeller: Memoirs, 2003.

[43]Andy Coghlan, Debora MacKenzie: The Capitalist Network that Runs the World,NewScientist, (Oct 24, 2011).

[44]Quigley: a.g.e., (1975), p.151.

[45]Lisa Karpova: The Large Families that Rule the World, Pravda.Ru, (November 18, 2011).

http://english.pravda.ru/business/finance/18-10-2011/119355The_Large_Families_that_rule_the_ world 0/

[46]BIS: Bank of International Settlement.

[47]John Perkins: Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları, April Yayıncılık, (İstanbul, 2005), s.7.

[48]Sabancı Üniversitesi, GazeteSu Web Sitesi: http://gazetesu.sabanciuniv.edu/tr/2013-10/guler-sabanciya-david-rockefeller-oduluSabancı'ya “David Rockefeller Ödülü”

[49]Global Relations Forum

[50]Global Relations Forum web Sitesi: http://www.gif.org.tr/board-of-directors.html

[51]Global Relations Forumweb Sitesi: MEMBERS http://www.gif.org.tr/members.html

[52]GRF’in şirket ortakları ise şu şekilde sıralanmıştır; Allianz Sigorta A.Ş., Borusan Holding A.Ş., Chadbourne & Parke Danışmanlık Hizmetleri Avukatlık Ortaklığı, Citibank A.Ş., Coca Cola, DRT Bağımsız Denetim ve SMM A.Ş. (Deloitte), Fritolay Gıda San. ve Tic. A.Ş. (PepsiCo Türkiye),  ING Bank A.Ş., Intel Teknoloji Hizmetleri Ltd. Şti., Microsoft Bilgisayar Yazılım Hizmetleri Ltd. Şti., Natixis A.Ş., Siemens Sanayi ve Ticaret A.Ş., Total Oil Türkiye A.Ş., Türkiye İş Bankası A.Ş., Türkiye Sınai Kalkınma Bankası A.Ş., Vodafone Telekomünikasyon A.Ş.

[53]Korkut Boratav: Türkiye İktisat Tarihi (1907-2007), İmge Yayınevi (Ankara, 20010), s.12.

[54]Aziz Çelik: Muhafazakar Sosyal Politika Yönelimi: Hak Yerine Yardım – Yükümlülük Yerine Hayırseverlik, I.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi No::42 ((Mart 2010)), s.63.

[55]Almanya’da, Deniz Feneri Derneği’nin 3 yöneticisinin dolandırıcılıktan hüküm giydi. 5 yıl boyunca 20 binden fazla bağış sahibinden toplanan 41 milyon avro bağışın 17 milyon avrosu Türkiye’ye gitti. Bunun 8 milyonu Türkiye Deniz Fenerine gitti, geri kalan kısmin çeşitli yerlerde kullanıldığı tespit edildi.  http://www.ntvmsnbc.com/news/459499.asp, 18 Eylül 2008.

[56]Robert Newman: Philanthropy is the Enemy of Justice, The Guardian, (January 27, 2010).

Bu yazı 4335 defa okundu.
  • Yorumlar3
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı