Hoşgeldiniz; Bugün 20 Ağustos 2017 Pazar
Kıbrıs|03 Temmuz 2017 Pazartesi

ELAM, Enosis Krizi ve Crans-Montana Zirvesi

Gözde Kılıç Yaşın tarafından yazıldı.

Yunan Dışişleri Bakanı Nikos Kotzias, “ELAM ortadan kaldırılmalı” sözleriyle gündem oluşturdu. Kotzias, ELAM’ın sadece askeri ve güvenlik gibi sistemlerle etkisinin ortadan kaldırılamayacağını bunun gibi zararlı örgütlerin demokratik yollardan ortadan kaldırılması gerektiğini söyledi. Kotzias, radikal çıkışlarıyla bilinen bir isim ve bu sözlerin ondan gelmesi oldukça ilginç. Ne var ki Kotzias samimiyse bile gerçek bir karşılık bulması da neredeyse imkânsız.

Irkçı, faşist ve Türk karşıtı tavırlarıyla bilinen Rum Ulusal Halk Cephesi (ELAM), 1993’te Yunanistan’da kurulan Neo-Nazi Altın Şafak Partisi’nin[1] Kıbrıs’taki uzantısı. Yunanistan henüz Altın Şafak sayfasını kapatmadan ve bu partiyi Yunan Parlamentosuna taşıyan bir çoğunluğa ulaşan “Altın Şafak zihniyeti”yle gerçek bir yüzleşme gerçekleştirmeden ELAM’ın ortadan kaldırılması nasıl mümkün olabilir? Altın Şafak’a dönük soruşturma, bu örgütün/partinin ipinin çekilmesi yönünde Avrupa’dan gelen baskılar sonrasında ve Altın Şafak militanlarının artık Yunan kökenlileri hedef alması sonrasında başlatılmıştı.  Kotzias tarafından ELAM’ın gündeme getirilmesi bu konuda da etkili bir telkinin yapıldığını düşündürüyor. Birkaç gün önce, ELAM militanlarının “Türk kanı içeceğiz” sloganları eşliğinde yaptığı gösterilerin bu kez görmezden gelinmediği ortada.  

ELAM’ın 1-20 Temmuz tarihleri arasında Kıbrıslı Türklere yönelik şiddetli saldırılarda bulunma kararı aldığı Rum basınında işlendi.  Buna göre yeni eylemlere ilişkin karar, 29 Haziran akşamı Larnaka’da bulanan ELAM merkezinde alındı.  Kıbrıs Barış Harekatı’nın 42. yıldönümü olan 20 Temmuz’da şiddetin en üst noktaya ulaşacağı düşünülüyor. ELAM merkezi önünde toplanan ve tek tip siyah kıyafetler giyen Rum gençleri “EOKA yolumuzu aydınlatıyor”, “Kıbrıs Helendir”, “Türkler Kıbrıs’tan dışarı” , “Zafere Kadar Mücadele” ve “Türk kanı içeceğiz” sloganlar attı. Rum gençlerin ellerinde kesici aletler bulunduğuna da dikkat çekildi. ELAM militanlarının 20 Temmuz günü gruplar halinde KKTC sınırlarına yönelik hareketler gerçekleştirme ve sınır kapılarını kapatma planları da basına yansıdı.

Kilise, Siyaset, Eğitim Kaynaklı Irkçılık

ELAM’ın Rum derin devletinin bir yansıması olduğu yorumları gerçeğe çok yakın. Yunan milli idealinin yürütücülerinden biri. Keza Kıbrıs’ta –Kıbrıs Rum milliyetçiliği yerine- Yunan milliyetçiliği yapan kesimi de temsil ediyor. Dolayısıyla milli kimlik yaratma ve yaşatmada en büyük görevi üstlenen Kilise'nin ELAM’ın kaldırılması gibi bir kararı onaylaması mümkün görünmüyor.  Kilise’nin böylesi bir karara onay verdiği gün ELAM yerine ismi farklı başka bir örgüt kurulmuş demektir. Çünkü Kilise varlığını Rum milliyetçiliğinin gücüyle garanti altına alıyor, milliyetçilik ise -eğer ki sağlam milli temelleri ve hakiki bir gelecek tasarımı yoksa- gücünü öteki düşmanlığından alıyor. Bu da bilhassa millet- din ekseni kurmuş Ortodoks ülkelerde mutlaka ırkçı bir damarı canlı tutuyor. Bu tür ırkçı yaklaşımların sorumlusu sadece Kilise değil ancak başat rolü siyaseti de yönlendirme gücüyle Kilise oynuyor.

Sokağa çıkan eylemcilerinin ve Türklere saldırı düzenleyenlerin büyük kısmı gençlerden oluşan ELAM esasen Rum eğitim sisteminin bir ürünü. Eğitim de Kilise, okullar ve siyasi propaganda araçlarıyla gerçekleşiyor. Bu husus, şu Enosis kararı krizini anmayı da gerektiriyor. Ama öncelikle vurgulanması gereken husus,  meselenin bir siyasi partinin görüşleri ya da Kilise’nin yönlendirmesinden ibaret olmadığıdır. Zira kullanılan propaganda yöntemlerinin, kurulan siyasi dilin ve canlı tutulmak istenen nefretin sokakta bir karşılığı var. Sonuçta tıpkı Atın Şafak’ın Yunanistan’da, ATAKA’nın Bulgaristan’da meclise taşındığı gibi ELAM da Kıbrıs Rum Yönetimi’nde parlamentoya taşındı. Yani tabanda karşılık bulan bir nefret söylemi, intikam yeminleri ve şiddet var. Daha açık ifadeyle bahsettiğimiz kişiler internetin yasaklandığı, ülkeden çıkışların imkansızlaştırıldığı, dünyadan kopuk bir yerde yaşamıyorlar. Üstelik AB vatandaşı olmuşlar. Buna rağmen Avrupa’nın sahiplendiği değerlerden, hümanizm akımlarından son derece uzaklar. Meselenin sıkıntı yaratan kısmı, sadece Rum gençlerinin ülkelerini daha iyiye sürükleyecek bir ivme yaratamamasında değil. Aynı zamanda bahsettiğimiz nefret söylemleri ve şiddet hareketleri bir yaptırımla da karşılaşmıyor. Demek ki en tepeden an alta kadar Rum toplumunu etkileyen bir nefret söz konusu ve barışçıl kesimler de bu etkiyi kırabilecek bir yaklaşımı tabanda ya da tepede yaratamıyorlar.

Enosis Kararı Krizi Neydi?

İşte Enosis krizine de bu arada bir paragraf açabiliriz. Zira mesele yine ELAM’dan kaynaklanmıştı ve Türk basınına da “iki parlamenteri olan bir siyasi partinin önerisi” diye servis edilmişti. Ama sonuçta Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanmasını öngören “1950 Enosis referandumunun okullarda kutlanması” kararı 10 Şubat 2017’de Rum parlamentosunun çoğunluk oyuyla kabul edilmişti. Kıbrıs müzakerelerinin sürdüğü bir dönemde muhtemel anlaşma sonrası ortamın ve Rum tutumunun da göstergesi olan bu karar, aslında çok daha fazla tepkiyi hak ediyordu. Anastasiadis, kararı “Tarihi bir olguya basit bir atıf” olarak nitelendirmiş, Türklerin tepkisinin artması üzerine ve Akıncı’nın sertleşen açıklamaları karşısında da Kıbrıslı Türklere “azınlık” olduklarını hatırlatıvermişti. Sonuçta Enosis kararının kutlanması meselesi Rum Milli Eğitim Bakanlığı’nın yetkisine bırakıldı. Hangi kurumun kararından bahsediyoruz? Rum toplumunun nefretini besleyen, ırkçı bir gençlik üreten okullardaki eğitimi düzenleyen Rum Milli Eğitim Bakanlığı… Aslında müzakereleri sekteye uğratan bu krizde Rum tarafının hiçbir geri adımı olmadı ama olmuş gibi masa yeniden kuruldu, pazarlık yeniden başlatıldı. Bu da elbette Rum tarafına daha fazlasını da yapabileceği mesajı vermiş oldu. Bu süreçte de kraldan çok kralcılar çıktı,  Enosis’in Rumlar açısından Türklerle alakalı olmadığını, kolonyalizm ve İngiliz idaresine karşı verilmiş bir mücadeleyi temsil ettiğini ifade edenler oldu. Ancak ENOSİS, kelime ve tarihsel anlamıyla zaten Türklerle alakalı ve Rumlar için de aynen bu anlamı taşıyor. Kısacası Enosis krizi de ELAM’ın yaratabildiği krizleri ve dahası görüşlerinin toplumdaki etki alanını göstermesi bakımından önemliydi.

Birlikte Yaşam Mümkün mü?

Bu konuyu neden önemsiyoruz? Önemsiyoruz çünkü Kıbrıs’ta tarih algısı, dini, dili birbirinden farklı; bir arada yaşama kriterlerinin başında gelen karışık evlilik mefhumunun parmakla gösterilecek kadar sınırlı yaşandığı iki ayrı millet var ve birlikte yaşayamadıkları için 50 yıl önce yollarını ayırmış bu insanlar bir devlet çatısı altında yaşamak üzere birleştirilmek isteniyor. Hangi devlet çatısı? Taraflardan birinin sayıca çoğunluğunu oluşturduğu ve son müzakerelerde şekillenen plana göre de sayıca az olanın yönetimdeki etkinliği neredeyse yok edilmiş olduğu devlet… (1959-1960 Anlaşmaları ve 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’na göre sayıca az olsa bile Kıbrıs Türkünün yönetimin her seviyesinde Rumlarla eşit şekilde etkin katılımının olacağının vurgulandığı, bu anlamda “kurucu ortak” pozisyonuyla söz konusu eski ortaklık devletinde var olduğu sabittir ve “eşit etkin katılım” hukuki dayanağı olan bir haktır.) Burada bir tarafın kurtuluş gününün diğer tarafın en acı gün olarak takvimlerinde yer aldığına da değinmek gerekir. İki kesimin de aynı duyguları paylaşarak birlikte kutlayabilecekleri tarihi günleri yok. Örneğin EOKA’nın tedhiş hareketlerine başladığı gün olan 1 Nisan’da Rumlar devletin her kademesinde kutlama düzenleyip  EOKA militanlarını madalyalarla takdir ve taltif ederken Türk tarafı şehitlerine ağlıyor. 20 Temmuz ise Türk tarafında katliamlardan kurtuluşun günü olarak minnetle anılırken Rum tarafında nefretin en üst noktaya taşındığı gün olarak yaşanıyor.

Burada taraflar birbirini yeterince tanımıyor ya da güvensizlik ön plana çıkıyor söylemlerinin bir tarafa bırakılması gerekir zira sınırların açılmasıyla birlikte tanımayanların da tanıyacağı kadar yakınlaşma sağlandı. Güven, hoşgörü, yakınlaşma ise artacağına azaldı. Bunda en etkili olanı ise yukarıda bahsettiğimiz şiddet olaylarına Rum devletinin yaklaşımı oldu. Zira şiddet olayları Rum tarafında gerçekleşti ve Türkleri hedef aldı. Gün geçmedi ki bir Türkün malına ya da canına kasteden şiddet haberi basında yer almasın. 2004’ten bu yana Türklere dönük yüzlerce saldırı olayı oldu ancak BM’nin devreye girdiği tek bir olay dışında mahkemeye götürülen vaka olmadı. Bu davada da zaten mahkumiyet gerçekleşmedi, sanıklar beraat etti. İşte birlikte yaşam olasılığını berhava eden de Rum güvenlik güçlerinin olaylara müdahale etmede seçici ve keyfi davranmasıdır. Saldırıların münferit boyutta kalmamasından ziyade asayişten sorumlu birimlerin keyfi ırkçılığı güveni yıkan en önemli unsurdur. Makul bir planın ortaya çıktığı, referandumda da iki tarafça kabul edildiği bir senaryo düşünelim, birleşmenin ertesi günü nasıl olacaktır? Kilise, Rum polis güçleri, ateşli ve ırkçı gençlik tutumunu değiştirecek midir? Türk askerinin tamamen çekildiği bir senaryoda yıllarca içten ve damardan, üstelik dozaja dikkat etmeden verilmiş ırkçı fikirler birden bire askerle birlikte yok mu olacak? Çok açık ki Rum tarafı birleşme ve birlikte yaşam üzerine hiç düşünmemiş ve kalıcı sürdürülebilir bir birliktelik için hiçbir adım atmamış, emek sarf etmemiştir. Muhtemeldir ki birleşmeye de zaten hiç inanmamıştır. Türk tarafındaki tarih kitapları değiştirilirken, siyasi söylemler hizaya çekilirken ve zihniyet değişirken Rum tarafı barışçıl olarak nitelendirilebilecek bir kımıldama dahi göstermemiştir. Meseleye sadece toprak sahibi olmak, toprağını ve egemenlik alanını genişletmek olarak baktığı için de Kıbrıs Türkleri ile birlikte yaşamayı hak etmiyor.

Crans-Montana Konferansı’nda Durum

Bugün Güvenlik ve Garantiler başlığının görüşüldüğü Crans Montana Zirvesi’nin seyri işte bu nedenle önemli. Türk askerinin etkin bir koruma ve güvence sağlamayı sürdürmesini engellemeyecek oranda çekilmesi çok ciddi bir sorun değil ancak Türkiye’ye uluslararası geçerliliği olan bir anlaşma ile tanınan “tek başına müdahale hakkı” ve “Ada’da asker bulundurma hakkı” olduğu gibi korunmalıdır. Rum tarafı “Sıfır Asker, Sıfır Garanti” söylemiyle masaya oturdu ancak müzakerelerin bir pazarlık olduğunu biliyor ve elini sağlam tutmak için bu söylemi kullanıyor. Aslında tek istediği “tek taraflı müdahale hakkı”nın kaldırılması. Çünkü bu durumda Türkiye’nin garantörlüğü kağıt üzerinde kalacak, hukuken var olan ancak harekete geçme kabiliyeti tanımayan bir sistem söz konusu olacaktır. Garanti ve İttifak Anlaşmaları birbirinin ayrılmaz parçasıdır. İttifak Anlaşması Ada’da asker bulundurma hakkı tanır ve Garantörlüğün fiili yanını oluşturur. Garanti Anlaşması’nda yer alan “tek yanlı müdahale hakkı” da Garantörlüğün etkin bir güvence sağlamasının teminatıdır. Rum tarafının bu husustaki talebi Garanti ve İttifak Anlaşması’nın iptalidir ancak gerçekte elde etmeyi umduğu Ada’da asker kalmaması ve “tek taraflı müdahale hakkı”na ilişkin düzenlemenin ortadan kaldırılmasıdır. Dolayısıyla kağıt üzerinde kalacak bir Garanti Anlaşması’na itiraz etmeyecektir.

Burada en önemli çıkmaz noktası, Kıbrıslı Türklerin Garanti Anlaşması’nın tamamen kalkması durumunda referandumda planı reddedeceğinin bilinmesidir. Bu nedenle ara formül arayışı söz konusudur.[2] Türkiye bu potaya girmeyecektir diye umuyoruz. Zira bu kadar önemli bir hukuki belge üzerinde yapılacak herhangi bir değişiklik yeni bir hukuk belgesi yaratmış olacaktır. Türkiye’yi masaya çekmek için oynanan son oyun da Garanti ve İttifak Anlaşması’nın taşıdığı önemi ve tarafları bağlayıcı hükmünü göstermektedir. Türkiye kabul etmeden hiçbir güç bu belgede değişiklik yapamayacağı için Türkiye üzerinde uluslararası baskının kurulacağı bir ortam yaratılmıştır.  

Türkiye müzakereleri her zamankinden daha dikkatli yürütmeli ve uluslararası anlaşmalardan doğan hakkını korumalı, Garanti ve İttifak Anlaşması’nda en ufak bir değişikliğe bile rıza göstermemelidir. Çünkü:

  1. Güvenlik ve Garantiler başlığı, tüm diğer konularda uzlaşı sağlandıktan sonra açılması gereken bir başlıktı ancak ortada uzlaşı sağlanıp kapatılmış hiçbir başlık yokken konferans toplanıverdi. Bu, hedefi Türkiye olan bir oyun oynandığı yönünde ciddi şüphe yaratmaktadır.  
  2.  Görüşmelerde bazı başlıklarda sağlanan uzlaşı konularına Türk ve Rum liderliğinin birbirine zıt anlamlar yüklediği görülmekte bu da İsviçre’de bir plan oluşturulacak olsa bile bunun işleyebilir ve kalıcı bir çözüm sağlamayacağını göstermektedir.
  3. Kıbrıs Rumları, Türklerle birlikte yaşamaya hazır değil, Rum toplumunu böyle bir birlikteliğe hazırlayacak hiçbir çalışma da yapılmadı. Bundan dolayı olası bir birleşmenin ertesi günü saldırıların tetikleyeceği bir müdahale gerekebilir.
  4. Garanti sistemi ve Türkiye’nin ilgili anlaşmadan doğan hakları ve sorumlulukları AB Birincil Hukuku içerisinde kayda geçmiş, tanınmıştır. Rum tarafı 2004’de AB üyesi olduğunda yaptığı Katılım Antlaşması ekinde yer alan 3 numaralı protokolün giriş kısmında “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Avrupa Birliği’ne katılması, (1960) Kuruluş Antlaşması’nın taraflarının hak ve yükümlülüklerini etkilemeyecektir” denilmektedir. Yani Türkiye’nin Garanti ve İttifak Anlaşmaları’ndan doğan haklarının bugün AB Hukukuna uyumu açısından tartışılması bile gerekmemektedir. Ancak hukuki sonuçları siyasi tercihler belirleyecektir.
  5. Garanti ve İttifak Anlaşması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki egemenlik haklarının korunmasını dolaylı olarak destekler; Doğu Akdeniz’de denge ve istikrarın sağlanması ve dolayısıyla Türkiye’nin bölgesel güç niteliğini kuvvetlendirmesi bakımından önemlidir. Kaldı ki bu hususta atılacak bir geri adım Türkiye’nin tüm iddiasını ve itibarını da zedeler.
  6. Dünyadaki konjonktürel gelişmeler, Kıbrıs meselesinin artık son halini almasına ya da mevcut durumda bir değişikliğe küresel ve bölgesel güçlerin henüz hazır olmadığını gösteriyor. ABD, Rusya, İngiltere, İsrail ve AB’nin Kıbrıs tasavvuru birbirinden oldukça farklı ve hiç biri, bir diğerinin planın gerçekleşmesine tahammül edebilecek durumda değil.

   Sıraladığımız tüm bu nedenler, bir sonraki günü düşünmeyi gerektiriyor. Hem olası bir uzlaşı metninin içeriği ve Türklerin kazanılmış haklarındaki gerileme, verilen toprak ve kıyı şeridi, yönetimde etkin ve eşit rolündeki geri gidişler açısından hem de Türkiye’nin Ada’da asker bulundurma ve “tek başına müdahale” hakkı ve sorumluluğu açısından ertesi günün olası tüm senaryoları dikkate alınmalıdır. Çünkü yeni bir metin oluştuğunda artık taraflar bu yeni belgedeki hak ve sorumluluklar kadar konuşabilecektir.

 

 

[1] Yunanistan’da, suç örgütü kapsamına giren yasadışı faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle gözaltına alınan aşırı milliyetçi Altın Şafak Partisi (Hrisi Avgi) Başkanı Nikos Mihaloliakos, 5 milletvekili ve üyeleri hakkında Eylül 2013’te cezai kovuşturma başlatıldı. Yıllardır göçmenlere dönük saldırılar Yunan devletince görmezden gelinmiş, sol görüşlü bir rap müzik sanatçısının (Yunan) Altın Şafak üyesi biri tarafından öldürülmesi üzerine parti yetkilileri üzerine gidilmişti.

[2] Gündeme gelen ara formülleri daha önce değerlendirmiştik. Bkz. Gözde Kılıç Yaşın, Kıbrıs’ta Güvenlik ve Garantiler, 9 Ocak 2017, http://soyledik.com/tr/makale/2975/kibrista-guvenlik-ve-garantiler--gozde-kilic-yasin.html

Bu yazı 2260 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı