Hoşgeldiniz; Bugün 20 Kasım 2017 Pazartesi
Japonya|29 Mayıs 2014 Perşembe

Japonya Ulusal Güvenliği

Sait Yılmaz tarafından yazıldı.

Giriş

            Japonya 128 milyonluk nüfusu ile dünyanın 10’uncu büyük nüfusuna sahiptir. Tokyo, 30 milyon kişi ile dünyanın en kalabalık şehridir. Dünyanın ikinci büyük ekonomisine sahip olan Japonya; G-7, G-4 ve APEC üyesidir. Savunmasını 1952 yılında yaptığı güvenlik anlaşması ile ABD’ye dayamış olmasına rağmen, bu hizmetin karşılığını dünyanın en büyük beşinci savunma bütçesine sahip olmakla ödemektedir. Japonya geçmişte dünyadaki stratejik güçler arasında lider bir ülke idi. 19. yüzyılın sonlarında endüstriyel devrimi tamamlayarak kendisine askeri bir yol çizdi, Çin ve Rusya’ya saldırdı. Daha sonra topraklarını Mançurya ve Çin’e kadar genişletti ve ABD’nin II. Dünya Savaşı’na girmesine neden oldu. Savaş sonrasında ABD tarafından inşa edilen Japonya, onun dayattığı “ticaret devleti” olma stratejisini uygulamaya koydu. 1990’larda Japonya, dünyanın en büyük ikinci ekonomik gücü idi. Ancak, Soğuk Savaş sonrasının siyasal ortamında Asya-Pasifik bölgesinde de aktörler ve seçenekler ile birlikte çıkarlar da farklılaşmış, çıkar ortakları ve rakipleri rol değiştirmiştir. Japonya, Asya-Pasifik ekseninin teknolojik ve toplumsal zenginliğiyle öne çıkan, tarihsel derinliğiyle bölgede etkin ve belirleyici unsurlara sahip potansiyel bir gücü olarak artık bir yol ayırımındadır. Ekonomik kapasitesine karşılık askeri alandaki edilgenliği, siyasal açıdan uluslararası ilişkilerdeki inisiyatifsizliği, Japon liderlerini yeni bir strateji çizmeye zorlamaktadır. Bu makalede, Japonya’nın kısa geçmişi ile birlikte, ekonomisini, ulusal güvenlik problemlerini ve nihayet geldiği yol ayırımını analiz edeceğiz.

            Japonya’nın Kısa Tarihi

            Japon mitolojisine göre Tanrı’nın çocuğu olan İmparator Jimmu, M.Ö.660’da Honşu adası merkezindeki ovada Yamato adı verilen imparatorluğunu kurmuştu. Japonya'nın coğrafyası, binlerce yıl boyunca tarıma dayalı bir feodal düzen kurulmasına neden oldu. Güçlü kabileler feodal yönetimin gevşemesine neden oldu. Güç merkezi, imparatorluğun Yamato ve feodal düzenin Şogun sistemi arasında kaymalar yaşadı. İlk Şogun, Kanto vadisinde kendi hükümetini kurmuştu. 9. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar Çin, Kore ve Moğol saldırılarına karşı çoğunlukla içe kapanık bir politika izledi. Jeopolitik ve jeoekonomik koşullar nedeni ile Japonya’nın stratejik ilkeleri şu şekilde belirlendi[1];

            - İçeride merkezi bir otorite ve ülke birliği,

            - Çevre denizler ve adalarda egemenliği korumak,

            - Japon adalarına gelen stratejik yaklaşma istikametlerini kontrol ederek, güvenliğini sağlamak,

            - Başta Sibirya, Mançurya, Çin ve Güneydoğu Asya olmak üzere ülke dışında askeri ve ekonomik genişleme için gerekli mal, kaynak ve işgücünü sağlamak.

            16. yüzyılın ortalarında Portekizlilerden ateşli silahların alınması ile güç mücadelesinin doğası değişti ve üç Şogun ülkeyi birleştirdi ve 1600 yılında Edo’da (bugünkü Tokyo) Şogun yönetimi kuruldu. 1868 yılında Meiji Restorasyonu ile İmparator geri dönmesine rağmen artık yeni merkez Tokyo idi. 1600-1868 yılları arasındaki Tokugawa döneminde nispeten adem-i merkezi, feodal bir yapıdaki Japonya’da birkaç köylü isyanı dışında toplum yapısı istikrarlı idi. Japonya’nın Avrasya’dan coğrafi ayrılığı onun geleneksel olarak dış politikasını da (içe kapanık ya da dışa açık olma seçenekleri ile) etkiledi.

Ancak,19. yüzyılda Batılıların Japonya’yı ticarete açmak için zorlamaları ile 1868 yılında genç Samuray grubunun Şogun Tokugawa’ya karşı yaptığı darbe ile Meiji Restorasyonu başladı. İmparatorluk sistemi tekrar kuruldu, hızlı merkezileşme ile birlikte sosyo-ekonomik, siyasi ve ekonomik sistemler modernleştirildi. İstikrarlı bir yönetime kavuşan Japonya, gözünü komşu bölge ve ülkelere dikti. Japonya, Çin ile Kore için rekabete girdi, 1904-1905’de Rusya’nın elinden Mançurya ve Sakhalin’i aldı. 1910’da Kore’yi resmen kendine bağlarken, Tayvan’ı kontrolüne aldı. Böylece her istikamette genişleme imkânı buldu. Sanayileşme sonrası Japonya’nın ana hedefi ekonomisini büyütmek oldu. İmparatorluğun genişlemesi için yeni kaynaklara ihtiyacı vardı. Hızlı ekonomik büyüme sınırlı doğal kaynaklar nedeni ile sıkıntılı hale gelmişti; petrol, demir, kömür ve kauçuk gibi ham maddeler yanında büyüyen nüfusun beslenmesi için yiyecek maddelerine de ihtiyaç vardı. 1868’den 1926 yılında kadar Japon nüfusu 30 milyondan 60 milyona yükselmişti. Japon liderleri ülkenin modernleşmesinin ithalat ve ticaret rotalarına bağlı olduğunu düşünüyordu. 1930’larda Mançurya’dan sonra Çin’in içlerine doğru işgücü ve kaynak sömürüsüne devam ettiler. İkinci Dünya Savaşı’na girerken ABD, Hollanda ve İngiltere’nin tehditleri karşısında kumar oynamak zorunda kaldılar. 7 Aralık 1941’deki Pearl Harbour saldırısının amacı Güneydoğu Asya’da ekonomik egemenliği tamamen ele geçirmekti.Dağlar, tayfunlar ve depremlerle ünlü Japonya’da çok az tarıma uygun toprak ve doğal kaynak vardır. Bu topraklarda güçlü bir ulus-devlet kurmak çok zor olduğu halde Japonlar, son 150 yılda yaptıkları sıçramalar ile dünyanın en güçlü devletlerinden biri oldular.

            Japonya, Avrasya’nın kuzeydoğusunda yay şeklinde uzanan bir takımadalar grubudur. Pasifik Okyanusu tarafına Japonlar, Nippon (Güneşin Doğduğu Yer) adını verirler. 6.800 küçük adası olan Japonya, dört büyük ada üzerine kuruludur. En büyüğü olan merkezi konumdaki Honşu adası ülkenin %60’ını oluşturur ve nüfusun yarısından fazlası burada yaşar. Güneybatıya uzanan Kyuşu adası ise Asya, özellikle Kore yarımadası ile geleneksel bağlantı noktasıdır. En küçük ve nüfusça en az olan Şikoku adası ise Honşu ve Kyuşu adaları arasındadır. Hokkaido adası kuzeydedir. Ryukyu zincirinin en büyük adası olan ve güneyde Tayvan’a yakın olan Okinawa, çok küçük olmasına rağmen yerleşimin en fazla olduğu beşinci büyük ada kabul edilir. Diğer bütün adalar bu adaların etrafında dizilmiştir. 378 bin km2 olan Japon toprağı İngiltere veya Almanya’dan çok olmakla birlikte dörtte üçünü dik dağlar, dağ geçitleri, ormanlar ve kullanışsız alanlar oluşturur. Dağlar dört adanın da ortasında Alpler gibi dik omurgalar oluşturur. Fuji Dağı aktif volkanı 1707’den beri patlamamıştır. Japonya’nın en büyük dağı 3.776 m. rakıma sahiptir. Adaların doğası nedeni ile Japon toplumu ince şeritler ya da küçük yerleşim merkezleri içine sıkışmıştır. Japon topraklarının %12’si tarıma elverişli iken, bu oran Endonezya’da %13, Güney Kore’de %16’dır. Japonya hepsi de Honuşu adası merkezindeki üç büyük ovaya sahiptir. Bunlardan en büyüğü olan Kanto ovası 35 milyon insan ile dünyadaki en büyük nüfus konsantrasyonunu oluşturur. Üç büyük şehir olan Tokyo, Osaka ve Nagoya, Japon nüfusunun %45’ini barındırır. Büyük nehirler olmasına rağmen, ada coğrafyası nedeni ile bunlar kısa ve birbiri ile irtibatsızdır.

II. Dünya Savaşı Sonrası Japonya’da Ülke İnşası

            ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri ülkelerin anayasalarını yeniden yazmakta, ekonomik ve siyasal olarak yeniden yapılandırırken, merkezi sistemi yok etmekte, siyasi sistem ve ulusal ekonomi üzerinde yabancı vesayetini yasal hale getirmektedir. 1945 yılında Japonya ile başlayan yeni anayasaların amacı ülkeleri Amerikanın kendi dünyasına entegre etmektir. Son 20 yılda bunun adı “ülke inşası” oldu. Eski Yugoslavya’dan Afganistan ve Irak’a bu politika savaşlar, denizaşırı askeri varlıklar ve yumuşak güç ile birlikte el ele yürütülmektedir. Filipinler fatihi ABD’li general MacArthur, daha sonra Ruslara gösteriş olsun diye Türkiye’ye gönderilen Missouri savaş gemisinde 2 Eylül 1945’de Japonya’yı resmen teslim alan anlaşmayı imzalamıştı. Japonya’da ABD işgalini ve ülke inşasını 1945’den 1951’e kadar yöneten MacArthur, 1946’da çıkardığı anayasa ile ülkeyi askeri idaresinin içinde tuttu.McArthur, 1949’da yetkilerini Japon hükümetine devretmesine rağmen 1951’e kadar ülkede kaldı. 1951’de San Fransisko’da imzalanan ABD-Japonya müttefiklik anlaşmasından sonra 28 Nisan 1952’de işgale son verildi ve Japonya tekrar bağımsız bir ülke oldu. General MacArthur, Kore Savaşı’na BM kuvvetlerinin komutanı olarak gönderildi ama Amerikalı politikacıların savaşın yönetimine müdahale etmesine itiraz edince başkan Harry Truman tarafından 11 Nisan 1951’de görevden alındı.

Resim 1: General MacArthur, Japonya’nın Teslim Olma Anlaşması’nı İmzalıyor

            ABD’nin Japonya’da yaptığı ülke inşasının ilk önemli adımı ülke kimliğinin yeniden kurgulanması oldu. Hedefte Japon milliyetçiliği vardı. Bunu yenmek için General McArthur, Japon İmparatoru Hirohito’yu vasıta seçmişti ve pasifist bir Anayasa’yı dayattı. Milliyetçilik yerine artık Amerika’nın icat ettiği iki kavram “özgürlük” ve “bireysellik” kullanılacaktı. İkinci önemli aşama ABD’ye tamamen teslim olmuş Japonya için yeni bir sosyal sözleşme yazmaktı. Böylece hangi partilerin kurulacağına karar verildi ve parlamenter sistem kuruldu.3Mayıs 1947’de yürürlüğe giren yeni Anayasa’nın meşhur 9. Maddesi ile sadece ordu kurulması değil, ülkenin kendi politikasını destekleyecek bir vasıta edinmesi bile yasaklandı. Üçüncü adım ülke içine nüfuz ederek, kontrol sağlamaktı. Dini olarak imparatora sadık olan Japon halkı, imparator teslim olunca kendilerini de teslim olmuş kabul ettiklerinden nüfuz etmek zor olmadı. Gücün mümkün olduğu kadar dağıtılması için merkezi olmayan polis ve yerel hükümetler kuruldu. Dördüncü aşama, ülkede yönetimin yeniden kurulması idi. Böylece işçi sendikalarından, kadın haklarına herşey ABD standartlarına getirildi. Japonya’da ülke inşasının beşinci aşaması ekonomik kaynakların dağıtılması yani kapitalist sınıfın kurulması idi. Aristokratların kontrol ettiği Zaibatsu şirketleri özelleştirildi ve seçilen ailelere armağan edildi. Bretton-Woods sistemi ile 1949-1971 arasında Yen yapay olarak düşük değerde tutularak, Japonların ithal malları tüketmesi teşvik edildi.MacArthur, işgalden sonra ABD’deki Hıristiyan misyonerleri ülkeye davet etti ve milyonlarca İncil dağıttırdı. Şintoizme devlet desteği yasaklandı. Kendini ziyarete gelen Evanjeliklere şöyle diyordu; “Japonya, ruhsal bir boşluk içinde, bunu Hıristiyanlık dolduramazsa Komünistler dolduracaktır.”

İstihbaratından ekonomisine dönüştürülen Japonya, kısa sürede ABD'yi kendi pazarında tehdit edecek kadar gelişmiş teknolojik bir süper güç haline geldi.Japonya, küresel sermayenin CFR ve Bildelberg’den sonra üçüncü önemli örgütü olan, 1973 yılında kurulan Tri Lateral Komisyon’un parçası oldu[2]. Bu örgütlerin birincisinde Amerikan finans kapitalinin kalbi New York borsası; ikincisinde Avrupa finans kapitalinin kalbi Londra borsası; üçüncüsün de ise Pasifik’te Japon sermayesinin ifadesi olan Tokyo borsası geri planda etkili oldu. Böl ve yönet işleri yeni kurulan Trilateral Komisyonu’na aktarılırken, esas olarak NSA, M16 ve CIA tarafından yürütülen küresel sermayenin istihbarat ve suikast işlerine Japon istihbaratı (Naicho-Cabinet Research Office) da dâhil edildi. 1990’larda başarı hikâyesi yaratan Asya Kaplanları; Japonya, Avrupa ve Kuzey Amerika’dan çoğu ülkeye ithalata yasağı koymuş, kendi iç pazarlarını yaratmışlardı. Asya’da tüketici pazarı patlama yaparken, durum Batılı ve Japon yatırım bankalarının ve çokuluslu şirketlerin hiç de lehine değildi. Küresel sermayenin 1997’de yatırım ve döviz ticareti görüntüsü ile ortaya çıkardığı pek çok kâğıt, ani sıcak para akışı olarak bu ekonomileri tersine çevirdi[3]. 12 ay içinde 186 büyük şirket yabancı çokuluslu şirketlerin kucağına düştü. Körfez İşbirliği Konseyi Ülkeleri (Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Umman ve BAE) küresel sermayenin banka ve şirketlerine her yıl 1 trilyon doların üzerinde yatırım yapmaktadır. Bu yatırım uzun dönemli ABD ve Japon hükümet tahvilleri ile gerçekleşmektedir[4]. Exxon, Mitsubishi, Texas Gulf, Shell, Rio Tinto Zinc, Alcan gibi ulusaşan dev şirketler gittikleri dünyanın her köşesindeki ülkelerin enerji, maden, orman ve hidro karbon gibi kaynaklarına el koyarak bu kaynakları sömürür. Dünyanın en büyük 50 küresel aktörü içinde Japonya’dan Mitsubishi UFJ Financial Group (22.), Nomura Holdings (38.), Deposit Insurance Corporation of JP (44.) ve Resona Holdinsg (48.) bulunmaktadır.

            Sönmekte Olan JaponEkonomik Mucizesi

            Japonya’da İkinci Dünya Savaşı öncesinde ekonominin motoru olan, Meiji dönemi oligarklarının kurduğu dev sanayi holdingleri (Zaibatsu); çelik, madencilik, kimyevi maddeler, inşaat, makinacılık ve gemicilik gibi stratejik sanayi alanlarına el atmışlar ve savaşı desteklemişlerdi. ABD işgali döneminde bu holdinglerin bölünmesi, ekonomide daha fazla rekabet dayatılmak istendi. Ancak, Soğuk Savaş ile birlikte ABD politikası değişti ve bu holdingler (Mitsubishi, Mitsui ve Sumitomo)Japon sanayinin omurgasını teşkil etti. Zaibatsu’nun boşluklarını dolduran pek çok yeni şirket grubu (Keiretsu) ortaya çıktı. Her grubun kendi asıl bankası ve daha küçük bankaları vardı. Böylece grup içinde yardım ve borçlar düzenleniyordu. Ekonomiye getirilen düzen ile her ana sektörde bir şirket vardı. Her Keiretsu ise yatay olarak kendi tedarikçileri, toptancıları ve perakendicileri ile bir dağıtım bloku oluşturmuştu. Savaş öncesi Zaibatsu’nun sıkı komuta zinciri yerine, modern sanayi grupları, diğerleri ile rekabet etmek için daha fazla özgürlüğe sahipti. Amerikalıları memnun etmese bile savaş öncesinde olduğu gibi sanayi ve hükümet arasındaki sıkı bağ devam etti. İkinci büyük adım Japon üretiminin tedarik zinciri ve ihracatı için gemicilik kapasitesinin dünya deniz hatları üzerinde iddialı olacak kadar geliştirilmesi ile atıldı. 1950 ve 60’larda ticaret fazlaları ve eşya fiyatlarının nispeten düşmesi ile kaynak ithalatı problemine de çare bulundu. Japonya, kısa sürede küresel ticaret devi oldu. ABD, Japonya’ya kendi teknolojisini kullanma ve iç piyasasına girme konusunda kolaylıklar sağlarken, Japonya’nın korumacı politikalarına da tolerans gösteriyordu. Japonya’nın siyasi ve ekonomik gelişimi için siyasiler, bürokratlar ve şirket liderleri demir bir üçgen teşkil etmişti.

            ABD’nin Japon ekonomisini geliştirmeye ilgisi özellikle Kore Savaşı ile artan askeri ihtiyaçlarına yönelik olarak arttı. ABD, Japonya’da güçlü bir kapitalist sistem kurarak Doğu Asya’da komünizmi dengelemek istiyordu. Japonya, daha önce savaş yolu ile elde etmek istediklerini şimdi ABD yardımı ile edinecekti. İlk adım bir sanayi politikası geliştirilmesi oldu. 1960-1967 arasında Japon ekonomisinin iki katına çıkması ve dünyanın ikinci büyük kapitalist ekonomosi olması “ekonomik mucize” olarak adlandırıldı. Bazı yavaşlamalara rağmen Japon ekonomisi 1970 ve 80’lerde de büyümeye devam etti. Japon ekonomisi büyüdükçe hammadde ihtiyacı arttı ve dış dünyaya bağımlılığı daha belirgin hale geldi. ABD gibi, bu hassasiyetini kontrol altına alacak bir askeri seçenek de kullanamazdı. Bu nedenle hayati tedarik rotalarını kontrol altında tutmaya, ülke dışında üretim ve ticaret ilişkilerini geliştirmeye odaklandı. Japon banka kredileri artık içeride şirketlere borç vermeye değil; dışarıdan tedarik, kaynak güvenliği ve ülke dışında yeni pazarlar açmak için kullanılmaya başlandı. 1970 petrol krizi Japonya’nın ithalata bağımlılığını pekiştirmişti. Artık komşu ekonomilere (Güney Kore, Tayvan, Hong Kong ve Güneydoğu Asya) yatırım yapılacaktı. 1979’dan itibaren kapılarını açan Çin de Japonya’dan yatırım almaya başladı. Güneydoğu Asya’da enerji kaynaklarına ulaşan Japonya, Doğu Asya’da kurduğu Keiretsu tedarik zincirleri, kalkınma yardımı, kolay ve ucuz finans, güçlü bürokratik ve kişisel ilişkiler ile ekonomik üstünlük kurdu. 1980’lerin sonuna gelindiğinde İkinci Dünya Savaşı öncesi hayali kurulan Büyük Doğu Asya Refah Bölgesi, barışçı yollardan kurulmuştu[5].Japon ticari stratejisi Soğuk Savaş’ın sonuna kadar iyi çalıştı ancak o zamandan beri temel stratejik hedefleri karşılamada sürekli konum kaybetmektedir.

            Soğuk Savaş süresince Amerikan politikaları Japon ekonomisinin güçlenmesine çok yardım etmişti ama 1980’lerde Sovyet sistemi çökmeye başlarken Japonya, ABD’nin ekonomik üstünlüğüne rakip konuma geldiğinden artık desteklemek için bir neden kalmamıştı. Üstelik 1980’lerin neo-liberal dalgası ile ABD, Japonya’dan finans ve tüketici pazarını açmasını, dövizini dalgalı hale getirmesi için reformlar yapmasını istemeye başladı. Böylece elde biriken büyük stoklar ve emlak balonu 1990’da patladı ve on yıl boyunca ardı ardına pek çok finasal krizin ve gerileme döneminin oluşmasına neden oldu. Özetle, Soğuk Savaş biter bitmez Japonya akıntıya kapıldı. Sonrasında kamu parası ile pek çok canlandırma paketi ve acil finansal tedbir yürürlüğe kondu ama destek bitince geriye dönüldü. Hükümet hangi vasıtaya başvurursa vursun finansal sistemin çöküşü engellenemedi, bütçe açığı arttı, tahviller değer kaybetti ve devlet borcu dünya rekoru kırdı. Japonya, hükümet garantili, sıfır faizli banka borçlarına ve acil canlandırma paketlerine rağmen II. Dünya Savaşı’ndan beri en kötü gerileme dönemine girdi. 2003’de, 11 Eylül sonrasının güçlü ABD ekonomik kurtarma dalgası içinde Başbakan Junichiro Koizumi, ekonomiyi canlandıracak reformlar hayata geçirdi. 2006 yılında Koizumi iktidarı bırakınca, sağlanan küçük başarılar ilebir nebze 2008-2009’da eskisine dönüldü. Japon Nikkei endeksi 2013’de Yen’in devalüe edilmesi ve merkez bankasının desteği ile %50 büyüdü. Halen devam eden yavaşlamanın nedenleri arasında Japon sınai şirketlerinin üretimlerinin ve bankalarının yatırım sorunları yanında iç pazardaki demografik düşüş ve nüfusun yaşlanması gösterilmektedir[6].

            Japonya’nın ciddi ekonomik problemleri arasında; talebi azaltan kronik deflasyon, düşük büyüme, GDP’nin iki katından fazla hükümet borcu ve yapısal problemler bulunmaktadır. 2013’de %240 olan GDP-borç oranının 2050’e kadar %500’e ulaşması bekleniyor.Başbakan olurken Abe’nin Japon halkına sözü ekonomiyi canlandırmaktı ve 2014’ün ilk çeyreğinde GDP’nin büyümesi %5.9’a ulaştı[7].Japonya, ABD ve Avrupa ordularına özellikle robot teknolojisi konularında önemli katkı sağlamakta, dünya genelinde endüstriyel robotların %70’ini üretmektedir. Japonya'nın geniş perspektifli stratejik nitelikli ticari etkinliği hiç kuşkusuz Pasifik dünyasıyla sınırlı değildir. Özellikle AB'nin koruma duvarlarını aşabilmek için yeni stratejiler geliştirmektedir[8]. Aynı şekilde Avrasya bütünlüğü içinde Kafkaslar, Orta Asya ve Ortadoğu alt bölgelerinde etkin olmaya çalışmaktadır. Japonya’nın enerjide Ortadoğu’ya bağımlılık oranı 1996’da % 26 iken, bu oranın 2020’de % 55’e yükselmesi beklenmektedir. Japonya, tek bölgeye olan enerji bağımlılığını uzun vadede çeşitlendirmeye çalışmaktadır. Japonya’nın enerji politikası, Kafkasya ve Hazar Bölgesinin zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarından dolayı bu bölgeler ile Japonya arasındaki ilişkilerin uzun dönem içinde geliştirmesini zorunlu hale getirmektedir. Çin ve Rusya arasındaki son enerji anlaşması, Japonya için önemli bir kayıp olmuştur. Çin, erken davranarak Rus gazının önemli bir kısmını rezerve etmiştir. Yeni hat ile bile Çin, yıllık 100 mbc doğal gaz ihtiyacının ancak 35 mbc’ini karşılayabilecektir. Japonya enerji güvenliği için on yıllardır gizli bir nükleer program peşinde idi[9] ama son nükleer santral kazasından sonra bu konuda ilerlemesi de zor gözükmektedir.

            Japonya’nın Güvenlik Sorunları

            Japonya’nın ulusal güvenlik gündemini şu şekilde sıralayabiliriz[10]; (1) ABD’nin denizaşırı sorunları nedeniyle Japonya’nın bulunduğu bölgeden asker çekme ihtimalinin güçlü olması. (2) Muhtemel bir Güney Kore ile Kuzey Kore birleşmesinin bölgesel dengeleri değiştirme ihtimali. (3) Japonya’ya kıyıdaş Çin’in yükselen güç olması. (4) Japonya’nın enerjide dışa bağımlılığı ve enerji ulaşım güvenliği. (5) Rusya ile Kuril adaları sorunu ve diğer Japonya’ya komşu adalardaki aidiyet sorunları.İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesi ile Kore yarımadası üzerindeki Japonya hâkimiyeti sona erdi. Bugün, Güney Kore ve Japonya, ABD’nin müttefiki ve nükleer şemsiyesi ile birlikte koruması altındadır. Japonya Bakanlar Kurulu, 2013 yılında yeni ulusal güvenlik stratejisi ve beş yıllık savunma planını kabul etti[11]. Yeni Japon güvenlik stratejisi, Şenkaku Adalarının korunmasını ve Çin’in egemenlik iddia ettiği güney çevre adalarının güvenliğini öngörmektedir. Japonya’nın ulusal güvenlik stratejisi, son 60 yıldır geçerli olan ABD’nin yazdığı pasifist anayasa’dan sapma kadar, ülke kimliğinde de önemli değişmeler meydana getirmeye adaydır. Yeni strateji ile ülke sadece dış askeri işlere karışmaya hem ihtiyatlı hem de meraklı olma yanında daha proaktif bir güvenlik politikası izleyeceğinin işaretlerini vermektedir. Dört yıl önce Japonya başbakanıYukio Hatoyama, ABD ile ilişkilerde daha mesafeli olma ve Doğu Avrupa Toplumu içinde kendilerine yer bulma niyetini ifade ediyordu.

Yeni güvenlik stratejisi içinde olunan ciddi güvenlik ortamı için statükoyu zorla değiştirmeye çalışan Çin’i suçlamakta, Japonya’nın Şenkaku adaları etrafındaki karasularına ve hava sahasına izinsiz girdiğini, açık denizlerin üstünde uçuş serbestliğini engellediğini söylemektedir[12]. Japonya güvenlik stratejisi her ne kadar Kuzey Kore, terörizm, Ortadoğu ve küresel ulaştırma hatlarından bahsediyor olsa da, savunma reformları büyük ölçüde Ryukyu adaları zincirine, özellikle Şenkaku adalarına odaklandı. Böylece güvenlik odağı kuzeyde Rusya’ya, Batıda ise Çin’e karşı denge sağlamayı hedefliyor.Bölgesel barışın önündeki engellerin başında komşuları ile pek çok sorunu olan Çin ve nükleer denemelere devam eden Kuzey Kore gelmektedir. Japon liderleri ülkenin çıkarlarının Güney Ryukyu Adalarının çok ötesinde olduğunu düşünüyor ve denizlerde hareket özgürlüğünü korumak istiyorlar.7 Eylül 2010’da Japonya sahil güvenlik gemisine çarpan bir Çin balıkçısı gemisini alıkoyması iki ülke arasında ciddi diplomatik sorun oldu.Mart 2013’de Çin ve Japon uçakları 306 kez havada dalaştı. Japon ve Çin deniz kuvvetleri Doğu Çin Denizi’nden kedi-fare oynamaya devam ediyor. Son olarak Çin, bu denizde Hava Savunma Tanıma Bölgesi ilan ederek, Şenkaku dâhil bölgeden uçuşlarda uçuş planı verilmesi zorunluluğu getirdi.Japonya’ya göre Çin, Doğu Çin Denizi’nde salam taktiği ile güç oyunları peşindeki ABD’yi yanına çekmeye çalışmaktadır[13].

Japonya’nın komşuları ile dört ada konusunda toprak sorunu var ve bunların yakın zamanda çözülmesi mümkün görülmüyor. Şu anda sakin durumda olan bu sorunlar Çin, Kore ve Rusya ile ilişkilerde ciddi tehdit oluşturmaktadır. Bu sorunları kısaca inceleyecek olursak;

- Okinotorishima Kayalıkları; Tokyo’ya 1800 mil uzakta birkaç kayalıktan ibaret olan Okinotorishima kayalıklarının gittikçe erozyona uğraması nedeni ile 600 milyon dolar harcanarak beton ile takviye edildi. Üzerine bir fener inşa edildi ve egemenlik iddia etmek için üzerine bazı araştırma tesisleri yapıldı. Japonya, kayalıkların etrafında 200 millik Münhasır Ekonomik Bölge ilan ederek, okyanus kaynaklarından faydalanmak istemektedir. Çin ise BM Deniz Hukuku Konvansiyonu’nu referans gösterek, buranın ada değil kayalık olduğunu, üzerinde kimse yaşamadığını ve ekonomik hayat olmadığını iddia ederek karşı gelmektedir[14].

            - Şenkaku Adaları; Tayvan’ın kuzey doğusuna yakın olan, 7 km2 yüzeye sahip beş küçük adayı Japonlar Şenkaku, Çinliler Diayou adaları olarak adlandırmaktadır. Japonya, 1972 yılında ABD’nin yakınındaki Ryukyu Adaları’nın kendisine devretmesi ile Şenkaku Adaları’nın da egemenliğinin kendisine geçtiğini ısrarla beyan etmekte, Çin ve Tayvan ise buna karşı çıkmaktadır. Japon hükümeti, üstünde insan yaşamayan adaların en büyüğünün üstüne bir fener inşa etti ve sahil güvenlik botları ile adaların etrafında devriye gezmektedir. Tayvan, Hong Kong ve Çin’den protestocular zaman zaman adalara inmekte ve Japon Sahil Güvenliği tarafından tutuklanmaktadır. Japonya’nın adaları de facto sahiplenmesinin arkasında, adaların etrafında muhtemel petrol yatakları olduğu iddia edilmektedir. ABD Başkanı Obama, 23-24 Nisan 2014 tarihlerinde Japonya’ya yaptığı ziyarette Şenkaku/Diayou Adalarının Japonya-ABD Güvenlik Anlaşması’nın 5. Maddesine tabi olduğunu açıkladı. Bu maddeye göre, NATO Anlaşmasına benzer şekilde, iki ülke Japonya’nın yönetimi altındaki topraklara bir saldırı olursa birlikte hareket edecektir.Japonlar, Eylül 2010’dan beri Doğu Çin Denizi’nden artan gerginlikler karşısında böyle bir açıklamaya ihtiyaç duyuyorlardı. Obama ile birlikte ABD ilk defa bölgeye ilişkin bir egemenlik sorunu için açıkça taraf olmuş oldu.

Resim 2: Japonya’nın Egemenlik İddiası Olan Adalar

            - Takeşima Adaları; iki küçük adadan oluşan Takeşima Adaları Koreliler tarafından Dokdo Adaları olarak adlandırılmaktadır. Japonya ve Kore arasında tarihi nedenlerle egemenlik iddialarının sürdüğü adalar için ABD taraf olmadığını açıkladı. Kore hükümeti, 1953 yılında birkaç Japon balıkçının öldüğü ada etrafındaki silahlı çatışma olayından sonra BM Deniz Hukuku Konvansiyonu’na uygun olarak adada polis istasyonu kurdu ve düzenli iki sivil bulundurmaya başladı, helikopter pisti inşa etti ve bazı ağaçlar dikti. Ancak, iki ülke arasında konu zaman zaman gündeme gelmeye devam etti. 2005 yılında Japon Parlamentosu, 22 Şubat gününü Takeşima günü ilan etti. Nisan 2006’da adaların yakınına gelen iki Japon gemisine, Kore devriye botları reaksiyon gösterdi. Kore, konunun Uluslararası Adalet Mahkemesi’ne gitmesini kabul etmemektedir. Adaların deniz yatağında hidrokarbon rezervleri bulunduğu iddia edilmektedir. İyi haber, korsanlarla mücadelede Japonya ve Güney Kore işbirliği yapmaktadır[15]. Korsanlık faaliyetlerinin çoğu Malakka Boğazı ve Güney Çin Denizi’nde görülmekte iken yakın zamanda Endonezya sularına doğru kaydı.

            - Kuril Adaları; Rusya’nın Güney Kuril Adaları, Japonya’da Kuzey Toprakları olarak ifade ettiği dört adadan oluşan Kuril takımadalarıiki büyük ada Kunaşiri ve Etorofu Adaları, Şikotan ve Habomai adacıklarından meydana gelmektedir. Sovyetler, Ağustos 1945’de Sakhalin ve Kuril adaları ile Şikotan ve Habomai adacığı ele geçirdi. 1953 yılındaki San Fransisco Anlaşması ile Kunaşiri, Etorofu, Şikotan ve Habomai’yi Japonlara geri verdi ancak o dönemden beri hiçbir Sovyet ve sonraki Rusya hükümeti bu anlaşmayı imzalamadı. Soğuk Savaş boyunca Sovyetler, Kuril adalarında önemli hava ve denizaltı tesisleri muhafaza ettiler. Adalar balıkçılık ve deniz ürünleri bakımından önemlidir. Adalar, Ruslar tarafından Japonya’ya geri verildiği takdirde Japonya sıcak yazları ve golf alanları nedeni ile turizm için kullanabilir. Şikotan adasında yengeç ve balık konserve fabrikası vardır. Sakhalin adasının etrafındaki büyük petrol yataklarının hızla artması, Japonya’nın beklentisini artırırken, Putin gibi bir milliyetçi lider ile Rusya’nın adım atması beklenmemektedir. ABD ise sessiz bir şekilde Japon tarafını desteklemektedir. Rusya Devlet Başkanı Dimitriy Medvedev, Kasım 2010’da Kunaşiri Adaları’nı ziyaret ederek, adaları ziyaret eden ilk Kremlin lideri oldu. Kuril Adaları sorunu Rusya-Japonya ikili ilişkilerinin normalleşmesinin önündeki temel engellerden biridir.

            Japonya Savunma Gücü

            II. Dünya Savaşı sonunda ABD, Japonya için kara, deniz ve hava kuvvetlerini yasaklayan bir Anayasa dikte etti. Japonlar ekonomik olarak kısa sürede toparlandılar ve bu sefer stratejik hedeflerini ABD’nin yardımı ile sağlayacaklardı. 1960 yılında ABD ile yaptıkları güvenlik anlaşması ile artık Japonya askeri değil ticari yollardan kaynak edinme peşinde olacaktı. 1950’lerde kurulan Japon Öz Savunma Kuvvetleri, kuzeyden potansiyel Sovyet tehdidine yönelikti. Ülke dışında güvenliği ABD Pasifik donanmasına bırakan Japonya, Yoşida Doktrini çerçevesinde adaların güvenliği için sınırlı bir askeri kabiliyete sahipti. Japon askeri gücü Soğuk Savaş sonrası dönemde sürekli büyüdü. 1990’lar ve 2000’lerde sadece kendisi için değil bölge için de sorumluluk alabilecek güvenlik ve savunma kabiliyetleri geliştirildi. Çin’in yükselişi ve ABD’nin teşviki ile birlikte Japonya, askeri reformlarını hızlandırdı. Ancak, Japonya’daki Amerikan üsleri ve Amerikan işgalinden kalanların varlığı hala içine derttir. Bu yüzden milliyetçi akımlar kendi kendine yeterli bir ordu için ısrar etmektedir.ABD, şu anda Güney Kore’de 28.500, Japonya’da 39.000 asker bulunduruyor. ABD Deniz Kuvvetleri, Atlantik ve Pasifik arasında %50-50 dengeyi, %40-60 Pasifik lehine değiştiriyor[16]. Bu yaklaşık 300 savaş gemisinin 30’unun daha Pasifik’e kaydırılması demektir.Asya’da Çin ve Japonya, ulusal prestij konusu olan birkaç ada için savaşın eşiğinde beklerken, deniz kuvvetlerini geliştirmeye çalışan Japonya, Çin ile sabır yarışına giriyor. Japonya hâlihazırda çok güçlü bir denizaltı ve destroyer filosu ile etkin bir deniz gücüne sahiptir.

            Japonya’da Başbakan ŞinzoAbe’nin iktidara gelmesi ile olağan askeri güce kavuşma konusunda çalışmalar başlamış ve yeni bir istihbarat yapılanmasına gidilmiştir. Abe, Japon kamuoyunu ikna ederek ve anayasa engelini aşarak, Japonya’nın ekonomik gücüne denk düşecek bir askeri güce sahip olmasının önünü açmıştır.Yeni savunma kabiliyetleri tedarik planı içinde birinci sınıf deniz-hava tecrit kabiliyetleri, görünmezvuruş, hızlı reaksiyon kuvvetleri ve C4ISR bulunmaktadır[17]. Tabii ki bu kuvvetler Çin ile baş edemez ve planlarda Endonezya’ya kadar olan bölgede Çin’i boğmak için Filiipinler ve Tayvan üzerinden gelecek başta ABD olmak üzere müttefik desteği vardır. Bu yüzden Çin yüzey savaşları ve mayın savaşı yanında özellikle denizaltılara karşı kabiliyetini geliştirmektedir. Ada sorunları dışında, Çin’in tutumu ve sivil deniz tedarik zincirinin Malakka Boğazına bağlı olması Japon Deniz Öz Savunma Kuvvetleri’nin geliştirilmesini dikte etmektedir. Çin’e karşı koymak için diğer Doğu Asya ülkeleri ve ABD ile işbirliği, ortak bir deniz güç projeksiyonu gerekliliğini ortaya koymaktadır. Japon kara birlikleri, Golan, Mozambik ve Kamboçya’da BM barış gücü olarak görev aldı ve 2004 yılında Güneydoğu Asya tsunami felaketinde insani yardım harekâtına katıldı. Japonya’nın helikopterler için uçak gemisi bile vardır. Son yıllarda sağlanan gelişmelere rağmen Japon silahlanması eninde sonunda bir çıkmaza girecektir. Bu sorun hem askeri hem düşüşteki ekonominin altında yatan neden olan demografik değişimdir.

     Japonya, bölgede tekrar ekonomik gelişme motoru olma hedefi taşıyor. 2004 yılında yapılan anlaşmaya göre Japonya etrafındaki coğrafyada bir askeri kriz esnasında ABD ile birlikte savaşacaktır. 15 Mayıs 2014 tarihinde Başbakan Abe, ülkesinin kendi kendini topyekûn savunması için Anayasa değişikliği konusunda hükümetin tartışmalara başlayacağını resmen açıkladı. Ancak, bu tartışmaların sorunsuzca sonuç vermesi beklenmiyor. ÇünküJaponya bu dönemde büyük savunma programlarını finanse edecek konumda değildir. Üstelik azalan ve yaşlanan bir nüfusa sahiptir. İktidardaki Liberal Demokrat Parti (LDP)’nin koalisyon ortakları kadar parti içinde de değişiklik konusunda muhalefet var. Japon halkının oyları da belirsizdir. Topyekûn kendini savunma konusunda muhalefet edilmesinin nedeni;gerçekte ülkeyi bekleyen çok büyük bir tehlike olmadığı halde bunun ülkeyi denizaşırı bir savaşa sürükleyeceği endişesidir. Böyle bir değişikliğin ülke dışında her türlü müdahale için açık çek oluşturacağı ve müttefikleri de koruma yükümlülüğü altına alacağı düşünülmektedir. Bu konuda bir savunma paneli yapıldı ve Japan Times gazetesine göre Japonya’nın başka bir ülkeye yardıma gitmesinin ancak o ülkeye saldırının Japonya’ya da doğrudan saldırı, ABD-Japonya ittifakına veya uluslararası düzene büyük bir zarar vermesi ihtimali doğurması halinde mümkün olacağı üzerinde görüş birliği oluştu. Abe’nin danışmanları ülkenin kendi kendini topyekûn savunmasının ülkenin güvenliği ve refahı kadar bölge barışı içinde önemli olduğu telkinin de bulunmaktadır.Japonya’nın yıllık savunma harcaması 59 milyar dolardır. Çin’in ise resmi olarak 115 milyar dolar ancak uzmanlara göre 166 milyar dolar civarındadır. Çin tehlikesi Asya’da savunma harcamalarının 287 milyar dolara ulaşmasına neden oldu ve bu rakam modern tarihte ilk kez Avrupa’nın savunma harcamalarını geçti.

            Japon Stratejisi Yol Ayırımında

            Soğuk Savaş yıllarında ABD'nin güvenlik şemsiyesi altına girerek, silahlanma yarışından kendini soyutlayan Japonya ABD ile ittifak yaparak Asya-Pasifik dünyasının jeostratejik dengelerinde aktif olarak yer almış ve önemli bir güvenlik çemberi yaratmıştır. ABD cephesinden Japonya, gerek Pasifik'teki rolü gerekse küresel konumu açısından kontrolü elden bırakılmayacak bir ülke kimliğindedir. Ancak, Japonya-ABD ittifakında olası ayrışmalar yaratabilecek gelişmeler de söz konusudur. Bunlar arasında şunlar sayılabilir[18];

            - Japonya'nın bir süredir BM Güvenlik Konseyinde sürekli olarak yer alma ısrarı ve buna ilişkin edinmek istediği yeni roller, bunun gereği olarak savunma ve askeri harcamalarında artış eğilimi taşıması,

- Uluslararası anlaşmazlıklarda arabulucu rolüyle yer alma isteği,

- Soğuk Savaş sonrasının küreselleşme eğilimleri, özellikle teknolojik destekli küresel ve bölgesel ticaret de giderek artan rekabet ortamında Japonya'nın yeni ve büyüyen hedefleri.

     ABD-Japonya ittifakı Asya Pasifik bölgesinde Batı güvenlik projeksiyonun ana taşlarından birisi ve Trans-Pasifik Ortaklığı (TTP[19]) ise bu ortaklığın gelecekte temeli olacaktır. Ancak, Obama, hala iki konuda Japonya’dan tavrını değiştirmesini beklemektedir[20]. Bunlardan ilki Abe’nin Aralık 2013’de (İkinci Dünya Savaşı öncesi ve esnasında işlenen savaş suçlarını temsil eden) savaş müzesi Yasukuni Shrine’i ziyaret etmesidir. Japonya’daki milliyetçi hareket, ülkelerinin II. Dünya Savaşı’nda yanlış bir şey yapmadığını, Çin ve Güney Kore’nin tepskine rağmen şehitleri anma yeri olan Yasukuni Shrine’da yatanların savaş suçlusu olmadığını düşünmekte, Nazi Almanyası ile ittifakları hatırlatıldığında ABD’nin savunmasız Japonların üstüne atom bombası attığını söylemektedir[21]. Bu sorun Japonya ile Güney Kore arasında devam eden tarihsel sorunların bir uzantısıdır. İkinci sorun ise ABD ile Japonya’nın henüz TPP konusunda bir anlaşma yapmamış olmasıdır. Tokyo, ABD biftek ve domuz etine daha düşük gümrük uygulamayı kabul etmemektedir. TTP, 12 ülke arasında bir ekonomik pakt olarak ABD’nin Asya’da güç dengelemesinin ekonomik ayağını oluşturacak ancak henüz hayata geçmedi ve bu konuda Japonya ve ABD anlaşması bekleniyor[22]. Abe, Japon zirai sektörünü korumak, çitfçi lobisini mutlu etmek, temel Japon eşyalarını ABD vergilerinden muaf kılmak istemektedir. TPP ile ilgili 2014 sonuna kadar herhangi bir görüşme programının olmaması, onu hala uzak bir hedef haline getiriyor. Diğer yandan Çin, TPP’nin boşalttığı yeri Bölgesel Geniş Ekonomik Ortaklık (RCEP[23]) inisiyatifi ile doldurmayı hedefliyor.

     ABD, stratejik odağını Asya-Pasifik’e kaydırma stratejisine karar verdiğinden beri Çin ile sık sık karşı karşıya gelmeye başladı. ABD; (1) Tayvan’a destek vererek, (2) Japonya ve Güney Kore’de askeri güç bulundurarak, (3) Hindistan-Güney Kore-Japonya yayına yaslanarak, (4) Avustralya-Filipinler-Tayland hattını kaldıraç yaparak ve (5) ASEAN’a dayanarak Çin’i bölgede çevrelemeye çalıştı[24]. Ancak, şimdiye kadar başarılı olamadı. Üstelik tartışmalı adalara el koyması için kışkırttığı müttefikleri Japonya ve Güney Kore’yi Çin’in tahmin edilemez sertlikte tepkisi nedeniyle koruyamadı. Binlerce adası olan Japonya, birkaç ada ve kayalık için sırf münhasır ekonomik bölgesini düşünerek savaşa girmeye hazırlanırken, ABD günü geldiğinde bu adacıkların kendi çıkarlarının tehdit ettiğini ve savaşa girmeye değeceğini düşünür mü? Burada ABD için çıkarlar değil müttefiklik ilkeleri öne çıkar mı? ABD, iki dünya savaşında da müttefiklerinin aciziyeti kendisine zarar verecek düzeye gelmeden savaşa girmedi ve askeri seçenekler söz konusu olduğunda her zaman vekilli savaşları yani taşeron ülkeler ya da gruplar kullanmayı tercih etti. Tıpkı 1956’da kışkırttığı Macarları yalnız bıraktıkları gibi, Ukrayna’da ABD Rus işgali karşısında müttefikini kuru sözler dışında yalnız bıraktı. Öte yandan Suriye ve Kırım’daki başarısızlıklar ABD’nin garantör rolü konusunda şüphe uyandırıdı. Herşeye rağmen Obama’nın savunma garantisi açıklaması, Japon savunma planlamacıları için üç konuda önem taşımaktadır; ABD’nin Japonya’ya yükümlülüğünün teyidi, ABD’nin bölgedeki en öncelikli müttefikinin Japonya olduğu ve ABD’nin Asya’da dengeleri yeniden kurmak için kararlı duruşu.

            Japonya’nın stratejik hedeflerinin önündeki en büyük engel hızla azalan ve yaşlanan nüfusudur. 1970’den 1990’a Japon yaşlı nüfusu yaklaşık ikiye katladı. 1990’lardaki ekonomik çöküşünde ana unsurlarından biri olan artan emekli sayısı ekonomiye büyük yük getirdi ama bu sadece başlangıç idi. 1971-1974 yılları arasındaki çocuk doğumundaki patlama daha fazla nüfus yoğunluğu, boşanma oranı ve çocuk bakım masrafı gibi sosyo-ekonomik nedenlerle verimliliği düşürdü. 2004 yılında da 128 milyon olan Japonya nüfusunun 2030’da 115 milyona, 2050’e kadar ise 95 milyona düşmesi bekleniyor. 2010-2050 arasında 14 yaşın altındaki çocuk oranının %13’den %9’a düşeceği tahmin ediliyor. Aynı dönemde 65 yaş üstü nüfusun %23’den %40’a çıkacağı öngörülüyor. Çalışma çağındaki nüfusun bu dönemde nüfusun %64’ünden %53’ine düşmesi bekleniyor[25]. Japon nüfusu azalır ve gittikçe gri hale gelirken, ekonomik, siyasi ve askeri kabiliyetlerin geliştirilmesi zor gözükmektedir. İşgücü ve tüketici sayısı azalırken ekonomisi de küçülmeye devam edecektir. Şirket karları ve özel gelirler ile birlikte vergiler de azalırken, artan emekli aylıkları ve sağlık giderleri gibi sosyal harcama balonları ekonomiyi daha da kötüye götürecektir. Askeri açıdan ise orduya alınacak insan sayısı azalırken, askeri bütçe de sınırlı olacaktır. Bütün bunlar Japonya’ya tarihinde bir kez daha içe kapanık politikalar dönemine götürmektedir. Özetle, bugünkü Japonya bir geçiş dönemindedir ve mevcut stratejiler onun tarihsel hedeflerini karşılamaktan uzaktır.

            Sonuç

            Asya sularındaki adalarda hangi ülkenin bayrağının olduğu Amerika’nın umrunda değildir; ama 1945 yılından beri süregelen ve Amerikan çıkarlarına hizmet eden sistemin korunması önemlidir[26]. Bu sistemin en önemli unsurlarından birisi küresel ulaştırma hatlarının serbestçe kullanımı için ABD’nin Doğu Asya hâkimiyetinin korunmasıdır. Bu tehlikeye girdiğinde büyük, kötü ve uzun bir koalisyon savaşı olacaktır.Japonya'nın ise bölgesel ve küresel iddia taşıyan bir siyasal yoğunluğa erişmesi için çok boyutlu stratejilere gereksinimi vardır. Ancak, ABD'nin egemen olduğu ''Ortadoğu Petrol Jeopolitiği''nde Japonya'nın bağımsız davranabilmesi ekonomik ve teknolojik gelişmişlik düzeyine rağmen kolay gözükmemektedir. Japonya'da muhafazakârlığın ön plana çıkması bölgede kutuplaşmayı daha da arttıracak, iç politik gelişmelerinin dış politikaya yansıması halinde, Çin de buna karşı tavır alacaktır. Japon milliyetçileri, ABD ittifakı yerine Genişletilmiş Ortak Refah Bölgesi projesini savunmaktadır. ABD savunma garantisinin işlememesi özellikle Japonya üzerinde etkili olacak, Asyalılaşma (Asianization) ideolojisi kendi güvenlik gündemine uygun ve bağımsız Japon askeri yapılanmasını hızla hayata geçirecektir. Ülkenin yeni savunma anlayışı İkinci Dünya Savaşı’ndan beri devam eden pasifist Japon kimliğinin de değişimi anlamına gelecektir. Japon Öz Savunma Deniz Kuvvetleri’nin ABD savaş gemisini ya da Güney Kore fırkateynini korumak için savaş alanına girmesi de pasifist kimliğini yok edecektir. Japonya Başbakanı Abe, şu anda çok acele etmiyor çünkü güvenlik ortamının Japonya için değişmekte olduğunu görüyor. Emin olduğu tek şey bu değişimler olurken, başka ülkelerinin merhametine kalmamak ve yeni güvenlik ortamının kuralları konulurken söz sahibi olmak.



[1]Stratfor: The Geopolitics of Japan: An Island Power Adrift, (Aug 31, 2009).

[2]Holly Sklar: Trilateralism: The Trilateral Commission and Elite Planning for World Management, South End Press, (1980), p.73

[3]Naomi Klein: The Shock Doctrine, The Rise of Disaster Capitalism, Picador, (2007), p.344.

[4]Dean Henderson. Big Oil & Their Bankers In The Persian Gulf, CreateSpace Independent Publishing Platform, (2010), p.77.

[5]Stratfor: The Geopolitics of Japan: An Island Power Adrift, (Aug 31, 2009).

[6]Yves Lacoste: Büyük Oyunu Anlamak, NTV Yayınları, (İstanbul, 2007), s.162-163.

[7]Michael Mazza: Is Collective Self-Defense in Japan's Future?, American Enterprise Institute, (May 20, 2014).

[8]Anıl Çeçen: 21 nci Yüzyılda Japonya, Avrasya Dosyası: Japonya Özel, (Ankara, 1999), s.143.

[9]Lacoste: a.g.e., (2007), s.164.

[10]Osman M. Öztürk: Amerika Çökerken: Yeni Kutuplaşma, Fark Yayınları, (Ankara, 2007), s.62.

[11]Robert A. Manning: Three Cheers for China!Brent Scowcroft Center for International Security,(December 20, 2013).

[12]Dan Blumenthal, Michael Mazza. Japan: Land of the Rising Gun, American Enterprise Institute, (December 20, 2013).

[13]J. Berkshire Miller: Getting It Right: The U.S.-Japan Alliance, Center for Strategic and International Studies Pacific Forum, (April 24, 2014).

[14]John Sylvester: Japan’s Territorial Disputes, American Diplomacy, (September 2007).

[15]Miha Hribernik, Tony Stangarone: Japan and Korea: Friends at Sea, Pacific Forum CSIS, (April 10, 2014).

[16]Richard L. Russell: America Turns East, China Turns West, National Interest, (February 28, 2014)

[17]Blumenthal: a.g.e., (December 20, 2013).

[18]Zbigniew Brzezinski: Büyük Satranç Tahtası, İstanbul: İnkılap Kitapevi, (İstanbul, 2005), s.160.

[19]Trans-Pacific Partnership.

[20]Bhubhindar Singh: Obama, the Senkaku/Diaoyu Islands, and the US-Japan Security Treaty, CSIS: PACNET, (May 12, 2014).

[21]Jacob Heilbrunn: Japan and the Rebirth of Nationalism, National Interest, (December 29, 2013).

[22]Hayley Channer: How Japan Can Support America's Pivot: TPP and a Strong Economy, ASPI, (May 19, 2014).

[23]Regional Comprehensive Economic Partnership.

[24]Mehmet Ali Güller: İsrail’den Çin Beklentisi, Aydınlık, (10 Nisan 2014).

[25]Stratfor: a.g.e., (Aug 31, 2009).

[26]James Holmes: Asia's Worst Nightmare: A China-Japan War, National Interest, (January 5, 2014).

Bu yazı 4951 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı