Hoşgeldiniz; Bugün 19 Ekim 2018 Cuma
İş Geliştirme ve Stratejik Yönetim Araştırmaları Merkezi|27 Aralık 2017 Çarşamba

İran-Suudi Arabistan-İsrail üçgeninde: Türk hükümetinin Ortadoğu siyasetine olan ‘düşe-kalka gitme’ yaklaşımının daha iyi alternatifleri olabilir mi?

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü tarafından yazıldı.

BAKIŞ İncek Tartışmaları        

‘İran-Suudi Arabistan-İsrail üçgeninde: Türk hükümetinin Ortadoğu siyasetine olan ‘düşe-kalka gitme’ yaklaşımının daha iyi alternatifleri olabilir mi?

Incek Tartışmaları, 13 Aralık 2017 günü, ‘İran-Suudi Arabistan-İsrail üçgeninde Türk hükümetinin Ortadoğu siyasetini’ ele aldı ve ‘Düşe-kalka gitme’ yaklaşımının daha iyi alternatifleri olup olmadığı sorusuna cevap aradı. Konuşmacılar: Ardahan milletvekili Em. Büyükelçi Öztürk Yılmaz (TBMM Dışişleri Komisyonu üyesi), Dr Em Tüma Deniz Kutlukve Doç Dr Banu Eligür (Başkent Universitesi).Oturum Dr Haldun Solmaztürk tarafından yönetildi ve seçkin bir Türk ve yabancı uzmanlar grubu tartışmaya katkıda bulundu. Aşağıdaki ‘Raportör Özetinde’ yer alan hususlar ve değerlendirmeler, herhangi bir konuşmacı veya katılımcının birebir görüşlerini veya tüm katılımcıların fikirbirliğine ulaştığı görüşleri yansıtıyor şeklinde algılanmamalıdır. Tartışma ‘off-the-record’ (kaynak göstererek yazılmamak kaydıyla) icra edilmiştir.

Ortadoğu satranç tahtasındaki piyonlar ve diğer taşlar yeniden yerleştiriliyorlar. İran, Suudi Arabistan ve İsrail, artık çatışmaya yol açabilecek tehlikeli bir rekabete kitlenmiş durumdalar. Rusya ve İran'ın IŞİD’le mücadeledeki rolleri ve şu anda bölgesel siyasetteki hakim konumları, son ikisini açıkça rahatsız ediyor. Suudi Arabistan ve İran, Suriye, Yemen ve Irak'tan sonra şimdi de Lübnan'da karşı karşıya geldiler. İran milliyetçiliği yükselişte ve İran'ın etkisi artık Tahran'dan Beyrut'a kadar uzanıyor. Rusya, İran ve Türkiye, Suriye'nin geleceği konusunda çok yakın işbirliği içerisindeyken, Suudi Arabistan, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri öncelikli olarak İran'a odaklanıyor.

2015'te, zaten başından başarısızlığa mahkum sözde bir ‘İslami NATO’ kurma girişiminin ardından, Haziran 2017'de Suudi Arabistan’ın başını çektiği Körfez ülkelerinin Katar’a yönelik ambargosu, İran’la Suudi Arabistan arasında—başkalarını da içine çekerek—uzun zamandır gelişmekte olan bir zincirleme reaksiyon başlattı. Suudi Arabistan—ve Katar dışındaki Körfez ülkeleri—ve İsrail, İran'a karşı ilan edilmemiş bir 'ittifak' içinde görünüyorlar.

Kuzey Irak'taki 'bağımsızlık' referandumu ve PYD/YPG’nin, ki açıkça PKK’nın uzantılarıdırlar, Suriye'de Türkiye sınırı boyunca geniş toprakları kontrol ediyor olmaları, IŞİD-sonrası dönemde durumu daha da karmaşık hale getirdi. Suriye'deki bir ‘Kürt’ bölgesi, İran'ın nüfuzunu sınırlamak için bir araç olarak sunuluyor. Fakat YPG’ye verilen silah desteği ve PYD'nin Suriye Demokratik Güçleri adı altında, federal bir Rojava'ya yönelik çabaları Türkiye'yi endişelendiriyor.

Türkiye, dış politika alanında uzun zamandır süregelen geleneğini bozarak, bölgesel anlaşmazlıklara giderek daha fazla müdahil olmuş, hem Irak’a ve hem de Suriye'ye askeri ve siyasi müdahalede bulunmuş, çeşitli aktörleri kendisinden uzaklaştırmış, hatta muhasım hale getirmiştir. Bölge politikası, bölük pörçük, dengesizdir ve çoğu zaman ters sonuçlar vermektedir. Türkiye'nin Batı ile—özellikle de ABD ile—ve İsrail’le olan ilişkileri hiç olmadığı kadar düşük seviyelerdedir. Rusya ve İran'la olan ortaklığı da samimi olmaktan uzaktır.

'İran'a karşı daha sert olma' fikri Washington’da giderek daha popüler hale geliyor. Tam Hamas ve El Fetih ulusal uzlaşmaya teşebbüs ettiği sırada, Başkan Trump, Amerikan elçiliğini Kudüs’e taşımaya karar verdi. Bu, devenin sırtına yüklenen son saman çöpü olabilir.

Bu çerçevede, İncek tartışmaları şu konuları ele aldı: bölgedeki her bir oyuncunun siyasi amaç ve hedefleri, Türkiye’nin siyasi davranışı, bölgesel ve küresel barış ve güvenlik riskleri, Türk ulusal çıkarlarına yönelik tehditler ve Türkiye tarafından benimsenmesi gereken alternatif politikalar.

 

Özet

Ortadoğu'da ve dünyada, ulusal ve bölgesel politikaları ve stratejileri yeniden şekillendiren bazı temel paradigma kaymaları meydana geldi. Geleneksel ittifakların yerini, yavaş yavaş, geçici ve pratik ihtiyaçlara dayanan ittifaklar alıyor.

Kudüs kararı Arapları bölmemiştir; sadece zaten varolan bölünmüşlüğü gözler önüne sermiştir. Şiiler ve Sünniler ayrımı bölgedeki sosyo-politik gerçekliği doğru anlamamızı engelliyor.

ABD artık bölgedeki tek oyun kurucu değildir. Rusya, yeni dostlar ve yeni ittifaklar vasıtasıyla Ortadoğu'da baskın bir aktör haline gelmiştir. Batı—özellikle ABD—‘Kürt politikası’ ile Türkiye'yi Rusya ve İran ile işbirliğine, hatta açık ittifaka zorlamıştır.

İsrail’in kendi güvenliğine travmatik bir yaklaşımı vardır. Mevcut gerçekler göz önüne alındığında, bu yaklaşım makul ve kabul edilebilir değildir. İran, İsrail'in bölgedeki hakimiyetine yönelik tek tehdittir. 'Begin doktrinine' şimdi 'İran'ın Şii koridoru kurmasına asla izin vermeme' politikası eklenmiştir.

Suudi Arabistan, İran'ı rakip bir güç olarak bertaraf etmeyi ve Arap dünyasının lideri olarak Mısır'ın yerine geçmeyi hedefliyor. İran, bölgesel hegemoni için, ‘kuzeyde’ bir Şii ekseni, ‘güneyde’ bir dost hükümetler sistemi, ve müzahir ‘yapılardan’ oluşan bir ağ oluşturmayı hedeflemektedir.

ABD—İsrail ile birlikte—6 Aralık kararıyla kendisini izole etmiş ve bir arabulucu olarak Barış Sürecindeki konumunu kaybetmiştir. 'Karar', radikalizme değerli (!) bir destek, güç vermiştir.

Türkiye'nin güvenliğine yönelik başlıca tehditler, netice itibariyle Ortadoğu’da sınırları ve siyasal rejimleri değiştirecek olan, radikal İslamcılık ve Kürt milliyetçiliğidir. Türkiye'nin hayati çıkarları, bölgesel barış ve istikrarda, ‘demokratik’ rejimlerin—‘İslamcılığın’ DEĞİL—desteklenmesinde, teşvik edilmesindedir.

Türk karar-alma sistemi, tekrarlanan hatalar, yanlış kararlar ve kendi başarısızlıklarının esiri olmuş gibi görünüyor. Türkiye'nin, politikalarını gözden geçirmesi ve öncelikle Türk ‘ulusal çıkarlarına’ dayalı bir ulusal güvenlik politikasını yeniden oluşturması gerekmektedir.

Türk liderliği, diğer hükümetleri, kendi ulusal çıkarlarını gözetmekle ‘itham etmek’ şeklindeki söylem çizgisini terk etmek zorundadır. Her ülkenin kendi menfaatlerini gözetmesi son derece meşrudur.

Türkiye’nin, Filistin davasını tek başına ‘sahiplenmesi’ ve onu devralması, birçok nedenden ötürü  mümkün değildir.

Türk hükümetine tavsiyeler

Türkiye'nin güvenliğine yönelik en büyük tehditler, netice itibariyle Ortadoğu’da—Türkiye’nin arka bahçesinde—sınırları ve siyasal rejimleri değiştirecek olan, radikal İslamcılık—yani laik olmayan siyasi rejimler ve radikal İslamcı gruplar—ve Kürt milliyetçiliği, yani ‘Kürdistan Projesidir’. 

Özellikle Kürt ayrılıkçılığının ve Orta Doğu’da genel olarak Kürt milliyetçiliğinin yükselişine paralel olarak 'radikal İslamcılık’ yükseliştedir. Türkiye, radikal İslamcılığın ve Türkiye içindeki altyapısının oluşturduğu tehdidin farkına varmalıdır. Türkiye'nin hayati çıkarları, bölgesel barış ve istikrarda, ‘İslamcılığın’ DEĞİL, ‘demokratik’ rejimlerin desteklenmesinde, teşvik edilmesindedir.

Suriye'nin siyasi birliğinin ve toprak bütünlüğünün korunması—aynı Irakınkiler gibi—Türk ulusal çıkarları için hayati öneme sahiptir. Sünni-Şii ayrımı yapaydır. Gerçek mücadele, mezhepsel değil, bölgesel hakimiyet içindir. Mezhepçilik, bilinçli olarak, sosyal seferberlik ve belli politikaların meşrulaştırılması için kullanılmaktadır.

Türk dış politikası öngörüsüz ve yanlış yönetiliyor. Türkiye, iç politikanın ihtiyaçlarına ve muhafazakar seçmen tabanının beklentilerine öncelik veren, mezhepçi, 'Sünni-İslamcı' dış politika çizgisini terk etmelidir.

Nihai ‘ürünlerine’ bakıldığında, Türkiye'nin ulusal güvenlik politikasının büyük oranda başarısız olduğu rahatlıkla söylenebilir; ancak bunu düzeltmek için farkedilebilir bir girişim yoktur. Türk karar-alma sistemi, tekrarlanan hatalar, yanlış kararlar ve kendi başarısızlıklarının esiri olmuş gibi görünüyor.

Türkiye'nin, politikalarını gözden geçirmesi ve buna göre bir ulusal güvenlik politikasını yeniden oluşturması gerekmektedir. Bu gözden geçirme, alandaki gerçekliği, alınan dersleri, değişen paradigmayı ve hepsinin üstünde öncelikle Türk ‘ulusal’ çıkarlarını—mezhepçi ve/veya ideolojik amaçları değil—dikkate almalıdır.

Her şeyden önce, Kudüs kararı ‘tek yanlı’ kararların risklerini açıkça göstermiştir. Yeni politika—nasıl bir şekil alırsa alsın—uygulamada ‘kazan-kazan’ stratejisini benimsemek ve tek taraflı eylemler yerine çok uluslu bir çerçevenin parçası olmaya çalışmak zorundadır.

Kudüs’e gelince; Filistin meselesi 'tüm çatışmaların anasıdır', çözülmesi, ama yarın DEĞİL, hemen bugün çözülmesi gerekiyor. Kudüs, tüm kötülüklerin ve iyiliklerin sembolü haline getirilmiştir. Türkiye, ters tepen 'İslamcı' söylemden vazgeçmeli ve Rusya ve Avrupa Birliği gibi, Araplardan daha endişeli görünen taraflarla işbirliği aramalıdır. Bununla birlikte, Türkiye, Filistin davasını tek başına ‘sahiplenemez’ ve onu devralamaz.

Diğer hükümetleri, kendi ulusal çıkarlarını gözetmekle ‘itham etmek’ şeklindeki söylem çizgisini terkedin. Her ülkenin kendi menfaatlerini gözetmesi son derece meşrudur. Bu söylem, Türk siyaset geliştirme kurumunu 'olgunlaşmamış' gibi gösteriyor.

İsrail—ve Amerika Birleşik Devletleri—için

Belki, Başbakan Benjamin Netanyahu'nun önerisi, kinayeli bir şekilde—sözcükleri biraz bükerek—başlangıç için en iyisidir: "Bence barışa bir şans vermeliyiz. Ve artık İsraillilerin (Filistinlilerin) Filistin (Yahudi) devletini tanımalarının ve ayrıca adı Kudüs olan bir başkentinin olduğunu kabul etmelerinin zamanı geldi".

İkinci olarak, AB'den Federica Mogherini tarafından yapılan sürdürülebilir çözüm uyarıları hatırlanabilir: "Filistinlilerle olan çatışmasına sürdürülebilir bir çözüm bulmak İsrail'in çıkarınadır". Burada anahtar kelime, ‘sürdürülebilir’.. Mevcut durum—yaratıldığı şekliyle—sürdürülebilir değildir.

Raporun tümü, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü üyelerine açıktır.

Bu yazı 1860 defa okundu.
  • Yorumlar1
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı