Hoşgeldiniz; Bugün 28 Haziran 2017 Çarşamba
İş Geliştirme ve Stratejik Yönetim Araştırmaları Merkezi|20 Ekim 2016 Perşembe

‘Türkiye’nin Batı’yla ilişkileri niçin süratle bozuluyor?’ “(Türklerin) Attıkları adımlar kendilerinin uzun vadeli çıkarlarına ve ortaklığımıza zarar veriyor.

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü tarafından yazıldı.

‘Türkiye’nin Batı’yla ilişkileri niçin süratle bozuluyor?’

“(Türklerin) Attıkları adımlar kendilerinin uzun vadeli çıkarlarına ve ortaklığımıza zarar veriyor.”

 

BAKIŞ, Incek Debates     

‘Türkiye’nin Batı’yla ilişkileri niçin süratle bozuluyor?’

 

‘Incek Debates’, 7 Eylül 2016 günü, Em. Büyükelçi Faruk Loğoğlu[1], Em. Korg. Nazım Altıntaş[2] ve Doç. Dr. Banu Eligür (Başkent Üniversitesi)’ün konuşmacı olarak katılımlarıyla, ‘Türkiye’nin Batı’yla ilişkileri niçin süratle bozuluyor’ sorusunu ele aldı. 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Başkanı Dr. Haldun Solmaztürk tarafından yönetilen tartışmada, ilişkilerdeki bozulmanın nedenleri irdelendi ve alınabilecek tedbirler, alternatif politikalar araştırıldı. Toplantıya, uzmanlardan oluşan seçkin bir grup ve Ankara’daki diplomatik misyonlardan temsilciler katıldılar. Aşağıdaki ‘Raportör Özetinde’ bu tartışmanın sonuçlarını bulabilirsiniz. Özette yer alan hususlar ve değerlendirmeler, herhangi bir konuşmacı veya katılımcının birebir görüşlerini veya tüm katılımcıların fikirbirliğine ulaştığı görüşleri yansıtıyor şeklinde algılanmamalıdır. Tartışma ‘off-the-record’ (kaynak göstererek yazılmamak kaydıyla) icra edilmiştir.

Özet

Türkiye tam Rusya—ve İran’la—bağlarını tamir ederken, Batı’yla olan ilişkileri hızla kötüleşiyor. Bir anlamda bu şaşırtıcı değildir; çünkü, ortak dış ve güvenlik politikası gündeminde, Türkiye ve Batılı ortaklarının, anlaşma ve işbirliği bir yana, ortak bir anlayışa dahi ulaşamadıkları birçok konu vardır.

Türkiye'nin Batı ile ilişkileri, Türk iç siyasetinin talepleri ve ihtiyaçlarına bağlı olarak iki temel kaygı tarafından belirlenir: İslamcılık’tan kaynaklanan tehdit ve Kürt ayrılıkçılığı.  Bu konuların hem anlaşılması hem de algılanması, doğalarından kaynaklanan nedenlerle temel farklılıklar gösterirler. Türk hükümetinin bakış açısıyla, ana tehdit sadece PKK'dan, yani Kürt ayrılıkçılığından değil, aynı zamanda sözde 'Şii' ekseni denen olgudan da gelmektedir.

Mezhepçiliğin etkisinin artması ve komşu ülkelerin içişlerine müdahale, Türk dış politikasındaki yavaş, tedricen artan ama köklü bir değişimi temsil etmektedir. Öte yandan, temel özgürlüklerle ilgili sorunlar artarken dış politika iç siyasete bağlı hale gelmiş ve herhangi bir dış politika meselesinde hiçbir ulusal uzlaşma zemini kalmamıştır.

Batı'da yabancı düşmanlığı ve ırkçılığın yükselişi mülteci krizi ile birleşmiştir. Türkiye’de de ciddi anlamda Yahudi-karşıtlığı ve Batı-karşıtı duygular—etnik-dini içerikli de olarak—her zaman varolmuştur. Bunlar, işbirliğine dayalı uluslararası ilişkiler için uğursuz işaretlerdir.

Türkiye’ye Batı tarafından her zaman bir 'panik butonu' müttefik—yani her ne zaman ihtiyaç olursa koşan, ama bunun dışında unutulan—muamelesi yapılmıştır. Stratejik ortak, model ortaklık veya ılımlı İslam gibi terimler Batı’nın ‘icatlarıdır’ ve Türkler için çok fazla şey ifade etmezler.

‘Dostlarımızı çoğaltma’ politikası, dış politikadaki değişikliklerin geçici, anlık ve şekli olması nedeniyle hayata geçirilememiştir. Suriye politikasının tümüyle gözden geçirilmesi Türk hükümeti için bir açmazdır ve tutarlı, uyumlu ve sürdürülebilir bir 'Kürt' politikasının yokluğunda bölgesel politika boşlukta asılı durmaktadır.

Türkiye'nin 'Doğu' ile ilişkileri, Batı ile olan ilişkilerine bir alternatif olarak—bazen de o ilişkilerin yerine—gelişmektedir. Bu değişimin temel nedeni çıkarların Batı’yla açıkça çatışması ve özellikle Orta Doğu'daki farklı önceliklerdir.

Bölgede birbirine karşı sağlamca konumlanmış mevzilenmeler vardır: İran, Irak, Suriye ve Lübnan Hizbullah’ından oluşan Şii ekseni, onların karşısında da Suudi Arabistan, Katar, Mısır Müslüman Kardeşleri ve, göründüğü kadarıyla, Türk 'hükümetinden' oluşan Sünni ekseni. Hem Batı hem de Rusya, bazen mezhep hatlarını da kesecek şekilde, bölgesel siyasete yakından dahil olmuşlardır. Her ne kadar 'mezhepçilik' Türk hükümetinin dış politikasına doğasından gelen bir tutarlılık veriyor—ve politikayı mükemmel olarak açıklıyorsa da—bölgesel koşullara uygulanması, Türkiye’yi sadece Batı ile değil, aynı zamanda başka herkesle de çatışmaya sürüklüyor.

Bu konulara, muhtemel olumsuz yansımalarına ve her iki tarafta uzlaşma konusundaki isteksizliğe bakarak, Türkiye'nin Batı ile ilişkilerinde, yakın zamanda olumlu bir değişimin ortaya çıkması olası değildir.

 

‘Hiçbir şey göründüğü gibi değildir, ne de diğer türlü..’ [3]

Türkiye Rusya—ve İran’la—bağlarını tam tamir ederken, Batı’yla olan ilişkileri hızla kötüleşiyor. Bir anlamda bu şaşırtıcı değildir; çünkü, ortak dış ve güvenlik politikası gündeminde, Türkiye ve Batılı ortaklarının, anlaşma ve işbirliği bir yana, ortak bir anlayışa dahi ulaşamadıkları birçok konu vardır. … Olayların birbiri arkasına gelişmesi, Boris Johnson’ın ateşli bir şekilde 'Türkiye’nin Avrupa'ya katılmak üzere' olduğunu ileri sürmesi ve İngiliz halkının çoğunluğunu bu düpedüz yalana inandırması, onları Brexit için oy kullanmaya yönlendirmesiyle zirveye çıktı—Boris Johnson sonuçta Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı oldu.

Türkler—ve genel olarak yabancılar—için her zaman olumsuz duygular barındıran Almanya, Avusturya ve Fransa gibi ülkeler yanında, Türkiye'nin AB üyelik hedefinin en ateşli destekçisi İsveç bile şimdi Türk hükümeti ile kavgalı. Türkiye'deki 15 Temmuz başarısız darbe girişimi yardımcı olmak bir yana, olayların bu yönde akışını daha da kötüleştirdi: Batı, Türkiye'yi Irak Şam İslam Devleti (IŞİD)’ni desteklemek, veya IŞİD’e karşı kurulan koalisyonla—ve NATO’da (!) Rusya’ya karşı—işbirliğinden kaçınmakla ve giderek otoriterleşmekle suçluyor. Buna karşılık Türk siyasi liderler de açıkça ve doğrudan Batı’yı—özellikle de ABD’yi—başarısız darbe girişiminin arkasında olmak ve Ortadoğu'da bağımsız bir Kürt devleti kurulması için komployla suçluyorlar. …

Kendi sözleriyle

Başkan Barak Obama’ya geçtiğimiz günlerdeki bir röportajda şu soruldu: "Türkiye bir liberal demokrasi, nükleer silahlarımızın bulunduğu sadık bir NATO müttefiki, bölgesinde istikrara katkısı olan bir güç mü—YOKSA—endişelenmeli miyiz?"[4] Başkan Obama kelimelerini seçerken çok dikkatliydi, ama ne demek istediğini çok açık ifade etti:

“Kendisi (Cumhurbaşkanı Erdoğan) işe bir demokrat ve reformcu olarak başladı. …İktidarda ne kadar uzun süre kalırsanız, kendinize başlangıçta savunduğunuz değerleri o kadar çok hatırlatmanız gerekir.. … tek başına seçimler demokrasinin sadece bir parçasıdır. …hukukun üstünlüğü, basın hürriyeti, toplanma hürrriyeti.. …(Bu durumun) Güvenlik ilişkilerimiz üzerinde olumsuz bir etkisini görmedik. Siyasi ve toplumsal bir deprem yaşadılar. …Kendilerine, ne düşündüğümüzü dürüstçe anlatmak istiyoruz. Attıkları adımlar kendilerinin uzun vadeli çıkarlarına ve ortaklığımıza aykırıdır..”

Bu, pek de örtülü olmayan bir uyarıydı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın (Bu bağlamda ‘Türkiye’ olarak da anlayabilirsiniz) bütün ‘hayranları’ kelime seçiminde bu kadar dikkatli değildi. ABD Senatörü Lindsey Graham (South Caroline’dan bir Cumhuriyetçi), ki dış politikaya olan yakın ilgisiyle tanınır, Erdoğan’ı “büyümekte olan bir Putin” olarak tarif etti.[5]

“Buna ilişkin bir sürecimiz var (Türkiye tarafından, terörizm ve darbe teşebbüsü suçlamalarıyla, ABD’den resmi olarak iadesi istenen Fethullah Gülen’le ilgili soruya karşılık). Erdoğan Türkiyesini tedirgin edici bir yer olarak görüyorum. Herhangi bir kişiyi oraya geri göndermek konusunda son derece isteksiz olurdum—adil yargılama.. Türkiye’de kurumlar çöküyorlar. (Erdoğan) NATO içindeki bir Putin’e dönüşüyor. ….Söyleyeceğim şudur; bence Türkiye artık daha fazla inkar edemeyeceğimiz bir problemdir. Sadece Amerika Birleşik Devletleri’yle değil, fakat genel olarak Batı’yla bir çatışmaya doğru hızla yaklaşıyorlar. Hala bir şans varken durdurmalıyız (durmalılar).”

Son cümle—ki hem Türk hükümetine hem de ABD yönetimine yöneltilmiş olabilir—herhalde yapıcı muğlaklık denen şeyin bir örneğidir. 

…BOŞLUK…

Türkiye ve Batı arasındaki ilişkilerde böyle bir durum, yani birbiri arkasına yaşanan bu kadar kriz, çok boyutlu güçlükler, olumsuz psikoloji ve hayati çıkarların çatışması, yakın tarihte—belki de I. Dünya Savaşı'ndan beri—görülmemişti. İlişkilere sıfır-toplamlı oyun zihniyeti hakimdir. …

Türkiye Cumhuriyeti hükümetine tavsiyeler:

- En uygun koşullarda bile, Türkiye'nin Batı ile işbirliğinin sınırları vardır. Bu nedenle, sınırlı, ama açıkça tanımlanmış amaçlara yönelik, makul ve mütevazi hedefler belirleyin.

- Bazı Batılı hükümetler Türkiye ile işbirliği için istekli olsalar bile, iç ortam elverişli olmayabilir. Yabancı—Batılı—hükümetler üzerinde etkisi olan ve onların karar alma serbestilerini sınırlayan, iç siyaseti ve toplumsal psikolojiyi her zaman gözönünde bulundurun.

- Batı’da, Türkiye'de hem uygulamadaki, hem de lafta yüceltilen değerlerde değişim olduğu algısı vardır. Bu konuyu öncelikli bir konu olarak ele alın ki bir çatışma zemini—ya da işbirliğinden kaçınmak için bir bahane—böylece ortadan kaldırılabilsin. (Bu öneri, bu algının—demokrasi açığının—zeminsiz olduğu anlamına gelmez. Katılımcıların çoğu bu gözlemin, yani değerlerdeki değişimin, doğru olduğunu düşünmektedir.)

- Türkiye’nin politikaları ve uluslararası tavrının Batı tarafından (yanlış) algılanması, önde gelen Türk politikacılarının—bazen abartılı—siyasi söylemlerine dayanıyor. Bu konuda gerekli ve uygun  tedbirleri alın.

- Uluslararası ilişkilerde; saldırgan, uluslararası hukuka, teamül hukukuna ve devletlerin egemenliğine saygı göstermeyen dil kullanmaktan ve diğer ülkelerin içişlerine müdahaleden kaçının.

- İç politikada ‘prim yapmak’ amacıyla Batı-karşıtı bir siyasi söylem kullanmaktan kaçının.

- Batı’yla ortak çıkarların—ve belki de ortak değerlerin—yokluğunda, kısa vadede, sınırlı hedeflere yönelik pratik işbirliği için ortak bir zemin arayın.

- Türkiye’de üniversiteleri, sivil toplumu, medyayı, halkı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni içine alacak şekilde bir dış politika tartışması başlatın.

- AB’ye tam üyeliğe alternatif hareket tarzlarına bakın ve bu amaçla Türkiye'de bir tartışma başlatın.

- Dış politika geliştirme ve uygulama sürecine Dışişleri Bakanlığı’nın birikimini ve alanındaki uzmanlığını dahil edin.

- Ülke içinde, kurumsallaşmanın ve demokratikleşmenin tersine çalışması probleminin üzerine eğilin.

- Bir dış politika ilkesi olarak 'mezhepçiliği' terk edin, İslam’ın Sünni ve Şii kolları ve her iki kolla da bağlantılı güç merkezleri arasında uzlaşmayı teşvik edin.

- Bölgesel ve küresel politikalarınızın hedeflerini ve amaçlarını, Türkiye’nin ulusal çıkarları ışığında gözden geçirin.

- Türk toplumu içindeki derin kutuplaşma ve çatışmaya dayalı siyaset yapma yöntemi, rasyonel bir siyaset geliştirme sürecine izin vermiyor. Bu durumu, siyaset geliştirmede daha uzlaşmacı ve çoğulcu bir yaklaşımla değiştirmek için gözden geçirin.

…BOŞLUK…

Raporun tümü 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Üyelerine açıktır.



[1] Büyükelçi Loğoğlu 2011 Genel Seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi Adana milletvekili olarak parlamentoya girdi. Türkiye Cumhuriyeti büyükelçisi olarak Kopenhag (1993-96), Bakü (1996-98) ve Vaşington’da (2001-2006) görev yapmıştır.

[2] Korg. Altıntaş, 38 yıl aktif görevden sonra, 2013 yılında Türk Silahlı Kuvvetlerinden emekli oldu.

[3] Alan Watts (1915-1973. British philosopher, writer, speaker.

[4] ‘CNN’s Fareed Zakaria Interviews President Barak Obama on Trade, Turkey, Trump for Sunday Broadcast Exclusive’. CNN, 4 September 2016.

[5] Sarah Montague interviews US Senator Lindsay Graham. BBC Hardtalk, 5 September 2016. 

Bu yazı 2650 defa okundu.
  • Yorumlar1
  • Onay Bekleyenler1

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı