Hoşgeldiniz; Bugün 24 Kasım 2017 Cuma
Irak|18 Nisan 2014 Cuma

Türkiye Bir Kürt Devletini Tanır Mı?

Serhat Erkmen tarafından yazıldı.

 

Türkiye için önemli bir güvenlik sorunu olarak görülen Irak’ın parçalanması olasılığı, 2003’ten itibaren Türkiye’nin Irak politikasının temel ilkelerinden birisinin “Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması” olmasına neden olmuştur. 2005 yılında anayasa referandumu sırasında Iraklı Kürtlerin gayri resmi bir self determinasyon yoklaması yapmasından bu yana IKBY birçok kez Irak’tan ayrılık tehdidi savurmuştur. Özellikle son 1.5 yıl içinde Bağdat-Erbil ilişkilerinin sınırlar, yetkiler, petrol ve bütçe gibi konular nedeniyle gerginleştiği her anda IKBY’deki üst düzey yetkililer ayrılma tehdidini gündeme getirmektedir. Son olarak, Mesut Barzani’nin açıklamaları uzun süredir açık bir şekilde yanıtlanmaya bir soruyu yeniden gündeme getirmiştir. Bu soru Mesut Barzani’nin belirttiği gibi Irak’ta bir Kürt devletinin kurulması durumunda Türkiye’nin bu yeni devleti tanıyıp tanımayacağıdır. Bugün Türkiye’deki iç politik durum ve Ortadoğu’daki mevcut dengeler dikkate alındığında bu sorunun yanıtı basitçe verilemeyecek kadar karmaşıklaşmıştır. Peki, Türkiye’nin bu olasılığın gerçekleşmesi durumunda yanıtının ne olacağı nasıl tespit edilebilir?

 

Tanımanın Hukuki ve Siyasi boyutları:

Herhangi bir siyasi oluşumun kendisini devlet olarak ilan etmesi onun uluslararası hukuk karşısında bir süje olması için yeterli değildir. Tanınma devletlere uluslararası hukukta meşru bir zemin yaratan bir süreçtir ve genellikle diğer devletlerin bu konudaki tasarruflarıyla belirlenir. Ancak bir siyasal birime en kestirme ve geniş anlamda tanınma sağlayacak olan durum onun BM’ye tam üye olarak kabul edilmesidir. Bu süreç BMGK tarafından onay gerektirdiğinden devlet olarak ilan edilen yapının uluslararası sistemin büyük aktörlerinin onayını alması ve bu yolla geniş bir tanınma elde etmesi belli şartlara bağlıdır. Fakat 1990lardan sonra pekçok yeni devlet önce ilan edilmiş sonra uygun zamanı kollayarak daha geniş çaplı bir tanınma arayışına girmiştir. Bunun dışında az sayıda devletin kendilerine siyasi olarak yakın gördükleri birimleri tanımasıyla bir oldu bitti yaratması ve uzun vadede değişen konjonktüre bağlı olarak o devleti tanıyan devlet sayısını artırması da mümkün olabilmektedir. Ancak tanınmanın hukuki boyutunun ötesinde bir de siyasi boyutu vardır. Özellikle denize ulaşımı olmayan (land locked) durumdaki ülkelerin bu coğrafi dezavantajdan kurtulabilmesi için onu çevreleyen ülke ya da ülkelerin tanımasına ya da işbirliğine ihtiyacı vardır. IKBY’nin durumu tam da bu örneğe uygun düşmektedir. 4 tarafı başka devletlerle çevrili olan IKBY için bu nedenle tanınma sadece hukuksal ya da siyasi değil yaşamsal bir öneme sahip olacaktır.

Halihazırda olası tek ekonomik kaynağı petrol ve doğal gaz olan IKBY’nin yaşayabilmesinin tek yolu kaynaklarını uluslararası pazarlara çıkarabilmesidir. Bu nedenle onu çevreleyen 4 devletten en az birisinin desteği olmaksızın bağımsızlık ilan etmesi erken doğum ya da intihar olacaktır. 1990lar hatta 2000ler boyunca Kürtlerin bu dezavantajı ciddi bir biçimde değerlendirdikleri ve bağımsızlık ilan etmek için şartların olgunlaşmadığını ileri sürdükleri görülmüştür. 1990lı ve 2000li yıllar boyunca pek çok makalede veya köşe yazısında Iraklı Kürtlerin bağımsızlığını ilan etmesi halinde 4 devlet buna karşı çıkacağı ileri sürülmüştür ve bu öngörü defalarca kanıtlanmıştır. 1993-1996 yılları arasında Suriye, İran, Irak ve Türkiye arasında ciddi sorunlar olduğu dönemde ya da 2004-2008 arasında bu ülkeler arasındaki ilişkilerin göreli istikrarlı seyrettiği dönemlerde verilen mesajlar bu 4’lünün olası bir Kürt bağımsızlığına karşı ortak hareket edeceğini göstermiştir. Oysa Arap Baharı sonrası Ortadoğu’daki yeni dengeler ve Suriye’de iç savaşın geldiği nokta bölgede bilinen dengeleri değiştirmiş, yeni ittifaklar, revizyonist birliktelikler ve yeni statüko güçleri yaratmıştır. Bu değişimin sonucunda şu anda Iraklı Kürtlerin bağımsızlığını ilan etmesi halinde buna kesin karşı çıkış sergileyecek iki devlet vardır: Irak ve Suriye.

Bağdat-Erbil ayrışmasının hiç de dostça olmayacağı, üstelik sınırlar ve doğal kaynaklar bağlamında geleceğe dönük tartışmalı unsurlar içereceği açıktır. Sadece bu durum dahi Irak’ın Kürt devletini tanımayacağını ileri sürmek için yeterli olacaktır. Kaldı ki; ayrılma sürecinin Irak iç politikasında yükselteceği milliyetçilik dikkate alındığında olası bir tanıma imkansız hale gelecektir. Suriye ise mevcut durumu ile Ortadoğu’da yeni bir revizyonist girişimin parçası olmaya sıcak bakmayacaktır. Esad rejimin yıkılmasının çok güç olduğu her geçen gün daha fazla çevre tarafından kabul edilmektedir. Ülke içinde tam kontrolü ne zaman sağlayacağı meçhul olsa da iktidarını yeniden tesis etme umudunu koruyan Şam’ın Ortadoğu’da yeni devletlerin ortaya çıkmasına tahammül edemeyeceği açıktır. Üstelik, yeni Kürt devletinin KDP’nin liderliğinde olması ihtimali bu denli yüksekken Suriye’nin etkinlik kuramayacağı bir yapıyı salt diplomatik hedeflerle desteklemesi mümkün değildir. Dahası, kendi ülkesi içinde doğrudan kontrol sağlayamadığı Kürt kantonları oluşmuşken bir Kürt devletini tanıması Şam’ı zayıflatmaktan başka bir sonuç yaratmayacaktır. Son olarak yürüttüğü savaşta kendisi için hayati bir lojistik hattı olan Bağdat’ı karşısına alması son derece gereksizdir ve bu nedenle beklenmemelidir.  

İran ve Türkiye’nin tutumları ise bölgedeki dengeler ve kendi iç politik sorunları kadar birbirlerine bağlı olacaktır. İran içinde yükselen Kürt milliyetçiliği, 2000li yıllarda İsrail’in IKBY’deki faaliyetleri ve müttefiki olan Irak’ın durumu dikkate alındığında İran’ın bu tür bir revizyonist hamleye sıcak bakması beklenmemelidir. Fakat 2 faktör İran’ın tavrını kesin sınırlarla değerlendirmeyi zorlaştırmaktadır. Bunlardan birincisi İran dış politikasının tarihsel pragmatizmidir. İran’ın stratejik çıkarları sözkonusu olduğunda katı ideolojik tutumu bir yana bırakıp pragmatik bir tavır takındığı dikkate alınırsa bir Kürt devleti ilanına yaklaşımı son 20 yıldan farklı olabilir. Bunun iki nedeni olabilir: Türkiye ile IKBY üzerindeki rekabet ve Irak’ın geri kalanında kuracağı daha büyük etkinlik. Her ne kadar Irak’ta bir Kürt devletinin kurulması İran’ın 2 stratejik müttefikini (Irak ve Suriye) olumsuz etkilese ve revizyonist devletlerin önünü açsa da denklemin tamamen dışında kalmak istemeyecektir. 1991’den beri Kuzey Irak’ta yaşananlar Türkiye ile İran arasında bu coğrafyada açık bir rekabet olduğunu ortaya koymaktadır. Bu iki devlet bir yandan Kürtlerin bağımsızlığı konusunda ortak bir tavır alırken diğer yandan Iraklı Kürtler arasında etkinlik sağlayabilmek için ciddi bir rekabete tutuşmuştur. Bu rekabet 1990ların ortasında birbirleriyle savaşan rakip grupları destekleme şeklindeyken 2003’ten sonra ittifak halindeki KDP ve KYB’yi farklı kanallarla etkilemek şeklinde olmuştur. Iraklı Kürtlerin kendi enerji kaynaklarının olduğunun ortaya çıkması ile bu rekabet daha da kızışmıştır. İşte bu nedenle, Tahran’ın Irak’tan ayrılarak kurulacak bir Kürt devletini tanıyıp tanımaması diğer tüm faktörlerin ötesinde Ankara’nın tavrına bağlı olarak şekillenecektir.

 

Türkiye Irak’tan Ayrılacak bir Kürt Devletini Tanır mı?

Bu sorunun yanıtını 10 yıl önce vermek son derece kolaydı. 1980li yıllarda üretilmiş temel gerekçeleri sıralayarak kesin bir “hayır” yanıtı verilebilirdi. Bununla birlikte pek çok analizcinin belirttiği gibi bugünün Türkiye’si hem iç politika hem de dış politika açısından 10 yıl öncesinden çok daha farklı durumdadır. Bugün itibarıyla Türkiye’nin Irak’tan ayrılarak kurulacak bir Kürt devletini tanıyıp tanımayacağını belirleyecek faktörler şunlar olacaktır:

1.      Açılım süreci ve Türkiye’deki iç politik dengeler

2.      Enerji politikası ve ekonomik faktörler

3.      Ortadoğu’daki dengeler ve statüko

Açılım Süreci ve Türkiye’deki İç Politik Dengeler:

Türkiye için Irak’taki bir Kürt devletinin tanıma kararı her şeyden önce iç politik sonuçlar yaratacak bir karardır. Bugünkü ortamda bir Kürt devleti ilan edilirse AKP hükümeti önemli bir ikilemle karşı karşıya kalacaktır. Bu ikilem bir yandan açılım süreci çerçevesinde Kürtleri kazanma politikası sürdürürken diğer yandan Kürt devletinin tanımamasının önemli bir çelişki yaratacak olmasıdır. Kürtlerin liderliğine oynayan Mesut Barzani’yi Diyarbakır’a getiren, böylece psikolojik ve sembolik bir destek arayan hükümetin Kürtler için tarihsel bir fırsatta onlara sırtını dönmesi Türkiye’deki Kürtlerden aldığı desteği kaybetmesine neden olabilir. Bunun da ötesinde Türkiye’de üst üste gelen seçimler nedeniyle sürekli ertelenen yasal değişiklikler ve “demokratikleşme” adımları halihazırda BDP eksenli Kürtlerde bir huzursuzluk ve aldatılmışlık duygusu yaratmaktadır. Irak hükümetini defalarca otoriter olmakla hatta diktatörlükle suçladıktan sonra bağımsızlık ilan eden Kürtlerin yanında durmamak Türkiye’deki açılım sürecini de psikolojik olarak çöküşe sürükleyebilir. Elbette, Kürt devletini tanımamak kadar tanımanın da siyasi maliyetleri olacaktır. Bunun başında açılım sürecine karşı mesafeli olmasına rağmen çatışmaları askıya alınması nedeniyle destek veren büyük bir kitlenin Kürt devletinin tanınması karşısında yaşayacağı hayal kırıklığının sonuçları gelmektedir. Bu tür bir hayal kırıklığının hangi seçimden önce, sandığa nasıl yansıyacağı önemli olacaktır. Dolayısıyla Türkiye’nin Irak’tan ayrılacak bir Kürt devletini tanıması bu olgunun iç politikada hükümete ne getirip ne götüreceğiyle yakından ilintili olacaktır. Bağımsızlık ilanının önemli bir seçimin hemen öncesine gelmemesi halinde AKP’nin açılım sürecini şu andaki gidişatında sürdürebilmek için Kürt devletini tanıması ihtimali yüksektir.

Enerji Politikası ve Ekonomik Faktörler

Türkiye’nin son yıllardaki ekonomik politikası ve ekonomik faktörleri de Kürt devletini destekleyeceğini göstermektedir. Komşularından yüksek fiyatla almış olduğu enerjiyi daha düşük fiyatlarla ve daha sürekli kılabilmek için Türkiye Irak merkezi hükümetinin tüm karşı çıkışlarına rağmen IKBY ile özel bir enerji ilişkisi geliştirmeye çalışmaktadır. Türkiye ile IKBY arasında imzalandığı iddia edilen enerji anlaşması ve medyada sürekli olarak Irak petrollerinden değil “Kürt petrollerinden” ya da “Kuzey Irak” petrolünden bahsediliyor olması aslında ekonomik olduğu kadar politik-psikolojik bir hamle olarak da değerlendirilebilir. Medyada sıklıkla kullanılan Kuzey Irak’la yapılan enerji anlaşması ya da görüşmeleri şeklindeki ifadeler aslında üstü kapalı olarak IKBY’nin bağımsız bir aktör olduğu algısını yaratmaya ve güçlendirmeye yönelik girişimler olarak nitelendirilebilir. Buna ek olarak, Türkiye’nin her geçen gün artan enerji ihtiyacını Rusya ve İran gibi bir yandan stratejik bir mücadeleye giriştiği diğer yandan da işbirliği yaptığı iki ülkeye bağlamaktan kurtulmaya çalışması enerji politikaları bağlamında Türkiye ile Iraklı Kürtleri karşılıklı olarak birbirine bağımlı hale getirmektedir.

Enerji politikası dışında dış ticaret rakamları da IKBY’yi Türkiye açısından ihmal edilemeyecek bir faktör haline getirmiştir. Arap Baharı’ndan sonra Türkiye Ortadoğu’ya erişimini büyük ölçüde kaybetmiştir. Irak merkezi hükümeti, Lübnan, Suriye, İsrail ve Mısır gibi devletlerle olan ilişkisi Türkiye’nin ihracatını büyük ölçüde etkilemiştir. Bu olumsuz etki Türkiye’nin Kuzey Irak’a odaklanmasıyla kısmen kırılmış görünmektedir. Halihazırda Türkiye’nin ihracatı açısından Almanya’dan sonra ikinci sırayı alan IKBY ile ilişkilerin siyasal nedenlerle kesilmesi Türkiye ekonomisine büyük bir darbe vurabilir. Her ne kadar Türkiye-Irak ekonomik ilişkileri ve Türkiye’nin Irak’a ticareti sadece Kuzey Irak ile sınırlı olmasa da Iraklı Kürtlerle yaşanacak büyük bir sorun Suriye’den sonra Türkiye’nin Ortadoğu’ya kara ulaşımını tamamen kapatacaktır. Bu nedenle Türkiye’nin Irak’ta kurulacak bir Kürt devletini tanımaması 10 yıl öncesinde tek taraflı olarak Iraklı Kürtler üzerinde bir baskı durumu yaratabilecekken, son 5 yılda uygulanan politikalar sonucunda karşılıklı olarak bir kriz durumu yaratacaktır. Bu nedenle halihazırda ekonomisi ince dengelerle ayakta kalan Türkiye için ikinci ihracat pazarını kaybetmek kolaylıkla kabul edilebilir bir durum olmayacaktır.

Ortadoğu’daki Dengeler ve Statüko:

Geleneksel olarak Ortadoğu’da dengeyi korumaya ve statükoyu izlemeye odaklanan Türkiye’nin Arap Baharı sonrası Ortadoğu politikası büyük ölçüde revizyonisttir. Bu revizyonizm, çoğunlukla “değişen Türkiye değil Ortadoğu” şeklinde açıklanmaya çalışılsa da Türkiye Ortadoğu’daki rejim değişikliği taleplerinin sadece savunucusu değil açık bir tarafı olmuştur. Mısır, Libya, Suriye gibi ülkelerde açıkça rejimin değişmesini savunan Türkiye sınırlar sözkonusu olduğunda daha muhafazakar bir izlenim çizmektedir. Neredeyse kriz yaşayan tüm ülkelere yönelik Türk dış politikasının formülasyonunda “toprak bütünlüğü” ön plana çıkarılsa da Arap Baharı’ndan sonra “Sykes-Pycot”nın getirdiği yapay sınırların anlamsızlığı ya da kabul edilemezliği sık duyulan bir söyleme dönüşmüştür. Her ne kadar Türkiye’nin revizyonist yaklaşımı, siyasi sınırların açıkça değişimini savunma noktasına gelmese de etnik ve mezhepsel kargaşa içindeki Ortadoğu ülkelerinde Sykes-Pycot düzeninin değişmesi gerekliliği savı sınırların yeniden etnik-mezhepsel-siyasi bağlamda yeniden çizilmesine kadar varabilir. Bu doğrultuda Türkiye’de dış politika yapıcılar Ortadoğu’daki revizyonizmi (ya da değişimi) baskıcı rejimlerin demokratikleşmesi olarak algılamasına rağmen, bu revizyonizmin ülkesel değişikliğe neden olması ihtimali her geçen gün artmaktadır. Bu türden bir ülkesel revizyonizmin başlamasına en yakın ülke ise 2003 yılından bu yana Irak’tır. 2000li yılların ortalarında Ortadoğu’da Irak’ın işgali öncesindeki statükoyu dönmeyi arzulayan Türkiye’nin şu anda Katar ile birlikte Ortadoğu’daki revizyonist cephenin en güçlü aktörleri arasında olduğu düşünülecek olursa bir Kürt devletini desteklemesi kaçınılmaz gibi görünmektedir. Bu durum Türkiye ile Iraklı Kürtler arasındaki ilişkinin stratejik boyutlarını da açıklayacak niteliktedir.

Özetle, yukarıdaki üç faktör bir arada değerlendirildiğinde Türkiye’nin mevcut koşullarda köklü bir değişiklik olmadığı sürece Irak’tan ayrılarak kurulacak bir Kürt devletini tanıyacak ilk ülkeler arasında olacağı ve dünya ile onun arasında hayati bağlantı noktası olacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu AKP dönemi iç ve dış politikasının ister bilinçli isterse bilinçsiz olarak ürettiği kaçınılmaz bir sonuç olmaya doğru gitmektedir.

 

 


*  Ahi Evran Üniv. Uluslararası İlişkiler Böl., 21. YY. Türkiye Enst. Ortadoğu ve Afrika Masası Başkanı

Bu yazı 5328 defa okundu.
google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı