Hoşgeldiniz; Bugün 18 Kasım 2017 Cumartesi
Enerji ve Enerji Güvenliği Araştırmaları Merkezi|18 Şubat 2016 Perşembe

Şehir Teröristlerinin Özyönetim Girişimine Karşı; Sıkıyönetim

Muhittin Ziya Gözler tarafından yazıldı.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının ilk 4 maddesinin değiştirilmemesi, başka aktörlerin de müdahil olacağı yeni bir çözüm süreciyle ülkenin parçalanmaması, Habur benzeri rezaletlerin yeniden yaşanmaması, ‘Kürt Devleti’ kurma arzusuyla yanıp tutuşan teröristlere, Kobani’de olduğu gibi bir daha yardım yapılmaması, özerklik ve özyönetim istek ve arzularının gündemden düşürülmesi, ‘barışın yol haritası’ gibi yeni mutabakatların—On Emirlerin—topluma sihirli formüller gibi sunulmaması, yıllardır önerilen ve aslında ne kastedildiği tam bilin(e)meyen ‘Kürt meselesi’ yaklaşımının terk edilmesi, (Cumhurbaşkanının söylediği “Kürt Meselesi yoktur” sözünün açık seçik bir şekilde topluma anlatılması) ve de Güney Doğu Anadolu’da terör olaylarının bitmesi sonrası, Türk Devleti’nin önüne yeni bazı formüllerin, ama yeni bir formatta konulmaması için, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 122. Maddesi gereğince Sıkıyönetim ilan edilmelidir.      

Türkiye’de cereyan eden olaylarla ilgili bilgiler vermeden önce bölgedeki durumu genel hatları ile özetlemeye çalışalım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne sadakatla bağlı olarak yaşayan Kürt vatandaşların dışında bulunan ve sürekli savaş çığırtkanlığı yapan bir azınlık, PKK, oligarklar, bazı Kürt siyasetçiler bölgede Kürt Devleti kurma çabalarını ABD ve AB’nin yanı sıra şimdilerde Rusya’yı da yanlarına alarak hızlandırmışlardır. Bu anarşist, terörist ve isyancıların unuttukları çok önemli bir konu bulunmaktadır. O da şudur: Kurulması istenen bir Kürt Devleti’nin halkı ABD-AB-Rusya’nın elinde oyuncak olacaktır. PKK, PYD, YPG, KCK ve kurulacak olan siyasi partilerden hangisi iktidara gelecekse, iktidar güdümüne gireceği emperyalist ülkenin sömürü çarkı içine girecek ve halk demokrasi, özgürlük, tam bağımsızlık ve iktisadi refahı yaşama şansını ebediyyen yitirecektir. Çünkü iç kargaşa asla ve asla bitmeyecektir. Yeni Irak’lar, Suriye’ler ve Lübnan’lar birbirini kovalayacaktır.

Bugün emperyal ülkelerin Ortadoğu’ya hakim olma planlarının tek sebebinin enerji kaynakları olduğu hakikatı gözden ırak tutulmamalıdır.

2015 yılı itibariyle (BP) Irak’in petrol rezervi 150 milyar varil (20,2 milyar ton) olup dünya rezervinin % 8,8’dir. Kuzey Irak Kürt Bölgesi’ndeki rezerv ise 40-45 milyar varildir (6,4 milyar ton). Kuzey Irak Bölgesi’ndeki bu rezerv dünya petrol tüketiminin tamamını bir buçuk yıl, Türkiye’nin ise yaklaşık 200 yıllık tüketimini karşılayacak büyüklüktedir. Ayrıca rezerv artırılması çalışmaları da hızla devam etmektedir. Bölgede çalışan çok uluslu şirketlere gelince; Exxon (ABD), Chevron (ABD), Gazprom (Rusya), Total (Fransız) vd…

2015 yılı itibariyle (BP) Irak’ın doğalgaz rezervi 126,7 trilyon feet küptür (3,6 trilyon m3). Basına yansıyan son bilgilere göre de rezerv 5 trilyon m3’e yükselmiştir. Bu rezervin de yaklaşık 500 milyar m3’ü Kuzey Irak Kürt Bölgesi’nde bulunmaktadır. Devam eden çalışmalar rezervin 2-3 kat daha artacağı yönündedir. Aşağıdaki haritada Kuzey Irak ve Irak’ın güneyindeki petrol yatakları yer almaktadır. Kandırılan ‘Kürt halkı’: acaba bu kaynaklar sizin huzur içinde yaçamanız için mi ortaya çıkarılmaktadır?

Diğer taraftan ayrılıkçı Kürt grupları ve siyasilerin Türkiye’de başlattıkları isyan hareketi ile Suriye’nin parça parça edilmesi, Irak’ta bulunan petrol ve doğalgazın Türkiye üzerinden dünya piyasalarına sevkini engellemek projesinin en önemli halkasıdır. Bu, masa başında ABD ve Rusya tarafından ciddi olarak planlanmış, kararları alınmış bir projedir. Boru hatları çalıştığı taktirde  Türkiye’nin Rusya ve İran’a olan enerji bağımlılığı azalacak, Doğu Akdeniz’deki kaynaklar da Türkiye üzerinden dünyaya yayılacaktır. İşte bu iki mesele Türkiye’yi bir anda kendiliğinden bölgenin güçlü ülkesi haline getirecektir. ABD ve Batı ise tüm bölgedeki enerji kaynaklarına ulaşma yolunda bölgede hakimiyet kurmayı planlamışlardır. Bölgede bulunan çouluslu şirketler ve enerji kaynaklarındaki paylarının dağılımı da şöyledir: 1. BP, Rumeyla Petrol yatağının %38’ine, 2. Royal Dutch Shell, Batı Kurna I Bölgesinin %30’una, 3. Exxon/Mobil, Batı Kurna I Bölgesinin %60’ına, 4. Total, Halfaya Sahası’nın %18,75’ine, 5. Statoil Batı Kurna II Sahası’nın %18,75’ine, 6. Lukoil, Batı Kurna II Sahası’nın %56,25’ine, 7. CNPC Rumeyla petrol yatağının %37’sine ortaktırlar. Bu şirketlerin dışında Chevron, G. Exploration Partners, Murphy Oil, Heritage Oil, Gazprom, Perenco ve daha birçok şirket aramadan üretime kadar her alanda Irak’ın içinde bulunmaktadır (21 ülkeden 44 petrol şirketi). İşte böyle bir ortamda kurulacak olan Kürt Devleti’nin Suriye, Irak Lübnan ve Afganistan’dan ne farkı olabilir? Kürt Halkı hür ve müstakil yaşayabilir mi?

DEVLETİ KORUMAK

Sıkıyönetim, anayasal demokratik düzeni, insan hak ve özgürlüklerini, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmaya yönelik ayaklanmalar, eylemler veya bir savaş çıkması durumunda ülkenin güvenliğinin sağlanması için başvurulan Anayasal bir tedbirdir.

Sosyalist terminolojide yer alan ve Kürt Devleti kurma yolunda adımların atıldığı bugünlerde dillere pelesenk olmuş iki kavram üzerinde kısaca durarak PKK’nın ne istediğini somut bir şekilde ortaya koyalım. Koyalım ki, bir daha kandırılmayalım, aldatılmayalım, teröristlere hoş görünmeyelim, şehir teröristlerinin silahlanmalarına da göz yummayalım. Zira bunun faturasının ne kadar ağır olduğu şimdilerde açıkça görülmektedir.

Rosa Luxemburg, Milliyetler Sorunu ve Özerklik konusunda şunları yazmaktadır:

Yerel özyönetim, komünal özyönetim, iktisadî olarak köy ve kentin ters yönlülüğüne dayanan kapitalizmin, bir tarafta modern kentten, diğer tarafta da köyden yarattığı spesifik sosyal organizmaların gereksinimlerinin dikkate alınması için zorunlu olmuştu. Ancak sanayi ve ziraatın, yani kent ile köy arasındaki özel kapitalist ilişkinin temelinde, üretim ve mübadeledeki karşılıklı sıkı bağımlılığın temelinde ve bununla bağlantılı olarak, öncelikle her büyük kentin nüfusunun gündelik çıkarlarının komşu taşra nüfusunun varlığı ile bağlantılı olduğu binlerce bağ üzerinden, vilâyetin özyönetimi doğal yollardan gelişir (Fransa’da olduğu gibi departmanlar alanında, il ve ilçelerde). Modern özyönetim bütün bu biçimleriyle kesinlikle devletsel merkeziyetçiliğin yok olması anlamına gelmez, aksine sadece onun tamamlayıcısı ve ancak onunla beraber burjuva devletinin tam tasviridir. Özyönetim ayrıca bütün ülkelerde—devletsel-siyasî birleşmenin ve yasama ile devlet idaresinin merkezîleşmesinin tek tipleştirilmesi ile birlikte—liberalizm ve burjuva demokrasisinin esaslı programatik noktalarından bir tanesidir.[1]

Türk kamuoyuna uzun zamandır adeta zerk edilmeye çalışılan ve Türk Devleti’nin içinde ‘Demokratik Özerklik’ veya ‘Özyönetim’ isteyenlerin asıl amaçlarının ülkenin bölünmesini istemekten başka bir şey olmadığını anlamak için, mutlaka Güneydoğu Anadolu’da savaşmak mı gerekiyordu? Bu istekler aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne adeta meydan okumadır. Bilindiği üzere özerklik veya muhtariyet, bir kişinin ya da topluluğun dışarıdan herhangi bir müdahale olmadan kendi kaderini tayin etmesidir. Siyasal anlamda ise, bir devletin ülke sınırları içindeki bir bölgeye, siyasi serbestliğin dışındaki yönetim yetkileri konusunda serbestlik tanımasıdır. Özyönetim ise, küçük bir alanda yaşayan insanların kendi kendilerini idare etmesi manasına gelmektedir. Yani, hangi soy, din ve millete mensup olursa olsun belirli bir yörede yaşayan ve aynı amaca hizmet etmeyi düşünen insanların kendilerinin dışındaki otoritenin etkisinde kalmadan iş yapabilmeleri halidir. Kâğıt üzerinde kulağa hoş gelen bu tanımlar, 1968’de başlayan masum öğrenci hareketlerinin vardığı nokta gibi bir noktaya gelmiş bulunmaktadır. Masum istekler arasında; demokratik haklar, ana dilde eğitim, Türk adının devlet dairelerinden, dağlardan-taşlardan silinmesi, Türk Bayrağına saygısızlık, Andımızın yasaklanması, milli şairlerimizin unutturulmaya çalışılması, yerleşim yerlerinin isimlerinin değiştirilmesi, demokratik anayasa, özerklik, özyönetim, bağımsızlık, teröristlerin siyaset yapmaları, genel af sayılabilir.

Türk Milliyetçileri PKK terör örgütünün eylemleri ülke gündemine düştüğü andan itibaren bu örgütle sistemli bir mücadelenin yapılması gerektiğini defalarca vurgulamıştır. Milliyetçiler PKK’nin nihai hedefinin Türkiye Cumhuriyeti Devleti topraklarından toprak almak ve Güney Doğu Anadolu’da bir Kürt Devleti kurmak olduğunu bilmekteydi. Yıllar sonra maalesef verilen tavizler, hoşgörüler, AB ve ABD’den gelen baskılar bu terör örgütüyle masaya oturma ve müzakere yapmayı gündeme taşımıştır. Akil’lerin ve bazı Sivil Toplum Kuruluşlarının (STK) da hararetle desteklediği ve esasen 2009 yılında başlayıp, 2013 yılında ülke gündemine giren Çözüm Süreci’nin geldiği nokta maalesef üzücü ve düşündürücüdür.

PKK’lı teröristlere verilen tavizlerden elde edilecek fayda acaba neydi? Şu ifadeler bir STK’nın sitesinden aynen alınmıştır:

Kürt meselesinin kalıcı çözümünü amaçlayan 2005 ve 2009 açılımlarının akim kalmasının ardından, bu kez Türkiye yeni ve tarihi bir fırsatın eşiğinde. ‘2013 Çözüm Süreci’ olarak adlandırılan bu yeni dönem, meselenin çözümü noktasında silah ve şiddetin neden olduğu çatışma ortamını ortadan kaldırarak, diyaloğa, siyasete, huzur ve barışa zemin hazırlamayı amaçlıyor. İmralı’da bulunan Abdullah Öcalan ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan arasında gerçekleşen görüşmelerle başlayan süreç, Türkiye’nin yeniden küresel bir aktöre dönüşmesi noktasında hayati ve tarihi bir öneme sahip olmakla birlikte, dikkatle ve adım adım izlenmesi gereken stratejik bir yol haritasını da ortaya koyuyor.[2]

İşte bu çözüm süreci ile aldatılan Türk Devleti, milletini korumak için şimdilerde amansız bir mücadelenin içine girmiştir. İşgal edilmeye çalışılan şehirler mutlak surette kurtarılacaktır. Ne var ki, sonrası için akıl almaz yeni taktikler Devleti zorlayacaktır. Tavsiyemiz şudur: Akil adamlara, AB’nin Türkiye’yi sever gibi gözüken politikalarına, İslam Devletleri’nin İslam’ı güçlendirelim yalanlarına ve özellikle içeride devlet içinde devlet kurma gayretinde olanlara taviz verilmemelidir. Milliyetçiler bin yılda fazla süredir devam eden Kürt Halkına ve Türk-Kürt kardeşliğine karşı değillerdir. Milliyetçiler, PKK’ya, Kürtçülüğe ve bu topraklar üzerinde yeni bir devlet kurulmasına karşı olduklarını sürekli vurgulamaktadırlar.  Bu sebeple ülkeyi yönetenlerin bir gün de olsa milliyetçilerin sözlerine kulak vermeleri Türk Devleti’nin hayrına olur ve akil adamların safsatalarından daha iyi öneriler ortaya konabilir. Bu ülkeyi uzun yıllardır meşgul eden terör olaylarının bu ülkeye maliyeti tahminen 700 milyar dolardır. PKK’nın 1984 yılından beri adım adım ileriye götürdüğü istekler karşısında devleti yönetenlerin bazen geri adım atmaları, bazen isteklere yumuşak bir şekilde yaklaşımları, dünya kamuoyundan çekinme, 2016 Türkiye’sinin enerjisini adeta alıp götürmüştür.

İSYAN

Latin Amerika ülkelerinde faşist devlete karşı verilen Marksist-Leninist (ML) mücadelenin önemli adamları arasında yer alan Ernesto ‘Che’ Guevara, Abraham Guillen, Carlos Marighella, Fidel Castro devrimcilerin unutamadıkları önemli şahsiyetler arasında bulunmaktadır. Bu devrimcilerin ortaya koyduğu ilkeler çerçevesinde yapılan mücadeleyi yürüten insanlar da gerilla olarak tanımlanmıştır. Gerilla; ilkeleri, hedefleri, amaçları olan savaşçılardır. Bir de kendilerine ‘gerilla’ dedirten amaçsız, hedefsiz, sadece baskı ve korkuyla halkı yıldırarak kim ve ne olursa olsun her şeyi yok etmek maksadıyla kurulmuş terörist gruplar vardır. İşte terörist gruplar bu gerillaların taktiklerini kullanarak bazı ülkelerde devrim yapmaya, özerklik ilan etmeye, özyönetim kurmaya çalışmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde 1968’li yıllarda masum öğrenci hareketleri olarak başlayan ML hareketler tam anlamıyla terörizmi Türkiye’nin gündemine sokmuş ve terörist hareketler zaman içinde devletin gücünü göster(e)memesi sebebiyle de artarak devam edegelmiştir. ‘Che’ kır gerillasının önemli adamlarından biridir. Carlos Marighella ise Şehir Gerillası El Kitabı’nda gerilla hareketinin şehirlere inmesini ve neler yapması gerektiğini yazmıştır. Kitabının bir yerinde Marighella şunları yazmaktadır:

Bu sürekli siyasi buhranı kentlerde ve kırda birtakım silâhlı hareketlere girişerek, silâhlı çatışmaya dönüştürmek gerekir. Bu da iktidarı ellerinde bulunduranları siyasî durumu askerî duruma dönüştürmeye zorlayacaktır. Diktanın yaratacağı bu düzen esasen bir sürü uygunsuzlukların sorumlusu olan rejimin polis ve ordusuna karşı kitlelerin baş kaldırmasına sebep olacaktır. Kitle ve gerilla öncüsünün birliği devletin bürokrat ve askerî mekanizmasını yok etmeye ve iktidarın ele geçirilmesine yönelecektir. Bu hareket üç aşamadan geçer: 1. Gerilla gruplarının hazırlanması ve örgütlenmesi, 2. Gerillanın başlatılması ve kökleşmesi, 3. Gerillanın gelişimi ve hareket savaşına dönüşümü (Ulusal kurtuluş ordusunun oluşumu ile beraber konvansiyonel savaşa dönüşümü).[3]

Türk Devleti’nin sınırları içinde belirli bir bölgede adeta katliama dönüşmüş bir eylemin içinde bulunan PKK’lı teröristler Marighella’dan ilham almış olabilirler mi? Sanmam, çünkü o gerillaların gözlerini hiçbir zaman kan bürümemiştir. Zira savaşın da bir mertliği vardır. Kendilerini A. N. Lopez, Che, Fidel, Raul, El Patajo, Camilo, Celia Sanchez, Haydee Santamaria ve Vilma Lucila gibi görenlerin kendi bilgi, görgü ve kültürlerini çok iyi tartmaları gerekmektedir. Latin Amerika’yı ABD’nin güdümünden kurtarmak için verdikleri mücadele başarıya ulaşmıştır. Ne var ki, Türkiye’de ve Ortadoğu’daki terörist gruplar ABD’den de, Rusya’dan da yardım almaktadırlar. Bu nasıl bir siyasettir, anlayan var mıdır?  Hastanelere, okullara, camilere, kütüphanelere saldıran, yakan, yıkan bir güruhun kutsal bir davası olduğuna kim inanır? Özerklik ve özyönetim istekleriyle birlikte başlatılan, şehir teröristlerinin gaddarca eylemleri devlete kıyamdır, isyandır. İsyan Türk insanının nefretini zirvelere taşımıştır. Bundan böyle parlamentodaki her milletvekili bu ülkede isyan olamayacağını bir yanındakine dikkatle anlatmalıdır. Bu konuyu açık seçik bir şekilde anlatmak aynı zamanda vatanseverliğin gereğidir. Türk toplumuna insanlık dersi vermeye çalışan, barışa çağıran ve sözde sevgi tohumları aşılamaya gayret sarf eden sosyalistlerle Kürt aydınlarının ‘Ey özgürlük’ şarkısı varken, dinledikleri şu şarkıların (ses yarışmalarında sürekli söylenen) sözleri onların barış ve sevgiden ne kadar uzak olduklarını açıkça göstermektedir: “Başım belada, adamın biri vurulmuş sokakta... Tabancamı unutmuşum helada. /… Kurşun gibi, mavzer gibi dağ gibi patlar giderim… Beddua etmem üzülme, kafama sıkar giderim…/ İçimdeki fırtına kör kurşunla diner mi? Kavgalar kansız biter mi? Bir mavzer çığlığında seni aramak var ya…” Demokrasiyi, özgürlüğü, halkların kardeşliğini savunan, komünistler, sosyalistler, sosyal demokratlar her nedense böyle şarkıları terennüm etmektedirler. Küçük bir anekdot: “Ahmet Haşim’e Nazım Hikmet’in şiirleri hakkında ne düşündüğünü sorarlar. Şair şu cevabı verir: Nazım’ın şiirleri senfonik bir orkestra gibidir. Ancak orkestra sürekli marş çalıyor.”

1960’lı yıllara kısaca bir göz atıldığında ML devrimin önemli ilkelerinden birinin de halkların kardeşliği ve halkların kurtuluşu olduğu görülür. Halkların bu düzene karşı çıkmaları ve ezilenlerin bu düzeni yıkmak için de devlete karşı koymaları, yani isyan etmeleri yazılarla, kitaplarla ve eylemlerle dile getirilirdi. Topluma zorla dayatmaya çalışılan bu düşünce milliyetçi gençlerin sert tepkisiyle karşılaşıyordu. Zira milliyetçi gençler için Türkiye Cumhuriyeti Devleti ‘kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün’ olarak kabul ediliyordu.  Güney Doğu Anadolu’da yaşayan Türk vatandaşlarının cumhuriyet tarihinin bir döneminde artan terör olaylarının önlenmesi sebebiyle maruz kaldıkları baskılar bir tarafa bırakılacak olursa hepsi Cumhuriyetin kanunları içinde yaşamışlardır. Ancak zaman içinde o yöreden oy almak maksadıyla Kürt siyasetçilere verilen tavizler, taviz sınırları aşmış, siyasetin her türlü oyunu içinde, siyaset-iş adamı-ticaret üçgeninde öyle noktalara gelmiştir ki, bölgedeki feodal yapı yerini bir anda burjuvaziye terk etmiştir. Kürt oligarşisi güçlendikçe Batıya yelken açmış Irak, Suriye ve Türkiye’de bir Kürt hareketinin başlamasını istemişlerdir. Kökleri 1900’lü yıllara dayanan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasını amaçlayan ayrılıkçı hareketlerden biri de Kürt ayrılıkçı hareketidir. 30 Aralık 1918’de kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti, Jin adlı bir dergi ile Kürt milliyetçiliğini savunmaya başlamış ve daha da ileri giderek İngiltere, Fransa ve ABD’nin desteğini alarak özerk bir yönetimin kurulmasını gündeme getirmiştir. Ancak bu arada kurulan Teşkilat-ı İçtimaiye Cemiyeti tam bağımsız bir Kürt devleti sloganı ile yola çıkmıştır. Ne var ki, iki grup arasındaki anlaşmazlık Batılıların desteğindeki Kürt hareketinin o zaman diliminde akamete uğramasına sebep olmuştur. Ancak Batı eline geçirdiği bu önemli kozdan hiçbir zaman vazgeçmemiş, o tarihten bu yana Kürtlerin bağımsız olmaları için bölgeyi sürekli karıştırmayı sürdürmüştür. 1903 yılında Bağdat Demiryolu Projesi ile daha da güçlenen Osmanlı-Alman dostluğu, Rusya ve İngiltere’yi harekete geçirmiş, Ermenileri, Arapları ve Kürtleri Osmanlı’ya karşı kışkırtmaya başlamışlardır. Biraz daha geriye gidecek olursak, Osmanlı’daki ilk Kürt isyanı 1889’da Mikdat Bey’in Kahire’de çıkardığı Kürdistan Gazetesi ile başlamıştır denilebilir. Kürt siyasetçiler özerklik ihtiyacının sadece Kürtler için değil Türkler için de istendiğini dile getirmektedirler. Bu isteklerini, AKP iktidarlarının baskıcı, hürriyetleri yok edici, demokratik olmayan uygulamalarına bağlamaktadırlar. Peki, bu doğru mudur? Türkiye’de niçin yeni bir düzen kurulmak istenmektedir?  Sınırlar hangi amaca hizmet için değiştirilmek istenmektedir? El birliği ile gösterilen bu gayretin sebebi nedir?

1. Türkiye’yi çok seven (!) Batının, Türkiye’yi güllük gülistanlık hale getirmek için içten bir çabası mıdır?

2. Çok özgür bir Türkiye oluşturmak sevdası mıdır? (Nereye kadar uzanacak bir özgürlük istenmektedir)

3. Hıristiyan âleminin İslam’a yakınlaşması için Türkiye’ye kucak açması mıdır?

4. Hayranı olduğumuz AB’nin ‘Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartındaki’ maddelere uyum sağlamamız için dayatması mıdır?

5. İktidarın politikalarını gerekçe göstererek başlatılan bir direnişe destek mi vermektir? (Devlete direnen her zaman karşılığını almaktadır)

6. ‘Türkiye Birleşik Devletlerini’ kurdurarak, eyaletlere bölünmüş bir devlet ve bu eyaletler içinde kantonlar kurarak Türkiye’ye istediğini yaptırmak mıdır?

7. Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya’daki kaynaklara ulaşmada büyük bir engel teşkil eden Türkiye’nin bu stratejiyle bertaraf edilmesi midir?

Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi, 214.309 km2 büyüklüğünde olup, bu coğrafyada yaklaşık 15 milyon Türk vatandaşı yaşamaktadır. Bölgedeki maden kaynaklarının değeri 300-400 milyar dolar civarındadır. Türkiye krom yataklarının yaklaşık % 45’i, fosfat, asfaltit, pirofillit yataklarının tamamı ve ayrıca bakır, demir, kaya tuzu, altın, mermer, manyezit yatakları da bulunmaktadır. Türkiye elektrik enerjisi üretiminin % 10’u bu bölgedeki tesislerden elde edilmektedir. Ayrıca bugün bulunmuş petrol yataklarının dışında tahminen 700 milyon ton şeyl petrol ve 500 milyar ile 2 trilyon m3 arasında şeyl gaz rezervleri bu bölgede bulunmaktadır. Masa başında devlet kurmaya alışık olan Batı, tüm kaynakları ile hazır bir devletin kurulmasını bu kaynaklara erişebilmek maksadıyla canı gönülden istemektedir. Ancak Batı, kâğıttan kaplanların (!) varlığını unutmuş gibi gözükmektedir.

Dünya petrol rezervlerinin üç Kuzey Afrika ülkesi ile birlikte % 50,8’ine, dünya üretimin % 34,7’sine, dünya doğalgaz rezervlerinin % 46,9’una ve dünya üretiminin de % 21,5’ine sahip olan Ortadoğu ile dünya bor cevherlerinin % 75’ine, endüstriyel hammadde kaynaklarının yaklaşık % 3’üne, kömür rezervlerinin % 1,7’sine ve dünya jeotermal rezervlerinin de %1’ine sahip olan Türkiye’nin bu hale düşürülmesinin sebebinin, bilinçli, planlı ve de masa başında alınan kararlar olduğu açıkça görülmektedir.

Netice itibariyle Türkiye’yi ve Ortadoğu’yu karıştırmanın, yeni devletçikler kurmanın temelinde ‘Bir damla petrol, bir metre küp gaz’ arayışı yatmaktadır.

 

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü internet sitesinde yer alan yazılar, sadece yazarlarının görüş ve değerlendirmelerini yansıtmakta olup, bunların sitemizde yayınlanması, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü tarafından tümüyle veya kısmen benimsendikleri veya ‘Enstitünün’ kurumsal görüşünü yansıttıkları şeklinde alınamaz.



[1]Rosa Luxemburg (2014), Milliyetler Sorunu ve Özerklik, Murat Çakır (Çev.), Rosa Lüxemburg Stiftung Hessen. http://www.hessen.rosalux.de/fileadmin/ls_he/dokumente/RL_MilliyetlerSorunu.pdf

[2]SETA, ‘Kürt Meselesi, 10 Nisan 2013. http://setav.org/tr/zaman-cizelgesi/30

[3]Carlos Marighella (1992), Şehir Gerillası El Kitabı, İstanbul: Işık. 

Bu yazı 2663 defa okundu.
  • Yorumlar1
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı