Hoşgeldiniz; Bugün 20 Kasım 2017 Pazartesi
Ekonomik Araştırmaları Merkezi|12 Ekim 2014 Pazar

Kapitalizm’in Sonu

Sait Yılmaz tarafından yazıldı.

Giriş

Televizyonlarımızda her gün sabahtan akşama kadar saat saat paranın nabzı tutuluyor. NASDAQ borsasındaki değişimin diğer piyasalara etkileri ya da dolar, altın değerlerindeki artışın yatırımlara ve faiz oranlarına etkileri gibi konularda çeşitli uzman görünümlü kişiler sanki çok önemli ekonomik gelişmelerden haberler veriyor. Yorumcular; ülkemizi yönetenlerin hırsızlıkları ve neden olduğu savaşlar söz konusu olduğunda “borsa üzerinde siyasi baskı olabileceği”, Citigroup, İMKB’den para kaçırmaya başladığında ise “döviz kurunun filanca aralıkta faiz baskısı görebileceği” gibi kıvrak ve klişe ifadelerle gerçekleri gizliyor. Ekonomi programlarında gerçekte birer hırsız olan CEO'ların hayatı "azim ve başarı hikâyesi" olarak anlatılıyor.Steve Jobs’ın teknoloji patlamalarını işten atmadan evvel insanlardan çaldığı fikirlerle yaptığı ve ancak %1'imizin ihtiyacı olan teknolojileri Üçüncü Dünya Ülkelerinde, ucuz iş gücü ile ürettiği söylenmiyor. 150 milyon dolarlık, 66.000 m2 bir evde yaşayanve bugün bize bir aziz gibi tanıtılan Bill Gates’in, şimdilerde hayırseverlik işleri üzerinden dünya nüfusunu kontrol altına alacak, aşı ve tohumlar üzerinden yeni bir tekel kuracağı projeler üzerinde çalıştığından bahsedilmiyor. Çoğu üniversite mezunu milyonlarca işsiz Türk genci ayda 1.500 TL ile çalışabileceği, düzenli bir iş hayali kurarken, Bloomberg gibi CIA uzantısı televizyonlarda; insanlara bir yandan girişimcilik dersleri verilerek, çoktan başkaları tarafından zaten tekel kurulmuş iş alanlarında onların kıdemli satıcı haline gelmesi isteniyor. Diğer yandan insanların yeni fikirleri çalınarak, bunların büyük zenginlerin desteği ile (venture) yatırıma dönüşeceği hayali üzerinden yarışma programları düzenleniyor.

 Dünya nüfusunun % 50'si dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin % 1'ine, dünya nüfusunun % 1'i dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin % 50'sine sahip ve dünyada 600 milyon obez ve 1.4 milyar aç insan var. Uzak Doğu'da 6-12 yaş arası kızlar 200$ gibi bir para ile seks kölesi olarak satılıyor ve yılda 20 milyon çocuk açlıktan ölüyor. 2008 küresel ekonomik krizi ile birlikte deniz bitti, resim iyice belirginleşti ve "serbest piyasa ekonomisi" kavramının dünyanın en büyük yalanı olduğu ortaya çıktı. Kapitalizm ölürken, küresel sermaye tekelinin arkasındaki güçler, yeni savaşlar ve teknolojilerle paradan para kazanmaya devam ediyor ve sizlerin fakirliğe endekslenmiş makûs talihiniz değişmiyor. Ekonomik ve siyasi olarak istikrarlı, makul bir büyüme perspektifi olan ülke aramak için dünyanın GDP’si en büyük 10 ülkesine bakalım. Bu 10 ülke tersten başa doğru sırası ile; Rusya, Hindistan, İtalya, İngiltere, Brezilya, Fransa, Almanya, Japonya, Çin ve ABD’dir. Bunlardan bazıları halen başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere ekonomik kriz içinde, bazıları ise polis devletidir. Aslında olup-biten, dünyayı saran bir tekelci hırsız zengin grubun paradan para kazanmak için çevirdiği dolapların size yansıtılan görünümleri ve bunun Türkiye’deki uzantılarının kurtlar sofrasından pay kapma gayretidir. En büyük ikinci ülke olan Çin’de halkın %68’i günde 2 doların altında bir gelirle yaşamaktadır. Halen dünyada 2.7 trilyon dolar para piyasalarında gezinmektedir[1]. Kapitalizmin çökmeye başladığı, üretimin Çin’e sıkıştığı bir dünyada, Amerika bilgi teknolojisi ile ayakta kalmaya çalışmakta, başta Avrupa olmak üzere dünyanın geri kalanı ise çözüm için kara para ve askeri müdahale dâhil her türlü yola başvurmaktadır.Bu makalede, kapitalizmin geldiği aşamayı ve küresel gelişmelerin arka yüzünü ele alacağız.

            Kapitalizmin Kısa Geçmişi

Kapitalist üretimin dünya genelinde dalgalar halinde ortaya çıktığı söylene­bilir. Ana hatlarıyla, 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyılın ilk yarısını kapsayan birinci dalgada İngiltere ve bir grup kıta Avrupa ülkesi (Belçika, Hollanda, Fransa); 19. yüzyılın son üçte birlik bölümünü içeren ikinci dalgada ise; ABD, Almanya ve Ja­ponya kapitalist üretime geçiş yaptı. Birinci ve ikinci kuşak kapitalist sanayi ülkelerini oluşturan bu “erken kapitalistleşmiş” ülkeler aynı zamanda “emperya­list” ülkelerdi. Buna karşılık, İkinci Dünya Savaşı'nı izleyen 20-25 yıllık dönemde, 20. yüzyılın üçüncü çeyreğinde, Türkiye'nin de dâhil olduğu bir grup ülke kapitalist üretime geçiş yaptı. Geç kapitalistleşen ülkeler grubu, “azgeliş­miş” denilen tüm ülkeleri değil, Türkiye, Güney Kore, Tayvan, Brezilya, Hindistan, Meksika, Endonezya, Malezya, Tayland, Arjantin ve Şili gibi birkaç ülkeyi, “üçün­cü kuşak” kapitalist sanayi ülkelerini içermektedir[2]. Kapitalist üretimin dördüncü ve son dalgası ise, 20. yüzyılın son çeyreğinde, Sovyet Bloğu'nun dağılması sonu­cunda kapitalizme topluca geçiş yapan ülkeleri ve Çin'i içeriyor kabul edilebilir. 1950’li yıllara kadar Keynesçiler ve sosyal demokratlar gibi zengin ülkelerdeki kalkınmacılar bazı başarılara imza atmışlardı. Neo-liberalizmin ilk deneyimi, 1976 yılında İsabel Peron cuntası ile birlikte önce Arjantin’de başladı. Bunun anlamı, ABD’nin desteklediği askeri hükümetler tarafından idare edilen Arjantin, Şili, Uruguay ve Brezilya artık kalkınmacı model yerine Milton Friedman’ın Şikago Okulu’nun ekonomistlerinin laboratuvarı olmuştu. Neo-liberalizm, ABD’de Ronald Reagan ve İngiltere’de Margaret Thacther’ın iktidara gelmesi ile 1970’lerin sonu ve 1980’lerin başında devlet seviyesinde kurumsallaşmaya başladı. Thatcher ve Reagan; ülkelerinde ekonomi üzerindeki devlet kontrolünü kaldırarak, ticareti serbestleştirerek, kamu sektörünü (eğitim, sağlık, sosyal refah) yok ederek, üretim ve ticaret yerine, ekonomide finans sektörünü hâkim kılarak özel şirketlerin yüksek karlar edebileceği bir düzen kurdular[3]. Bununla da kalmayıp küresel olarak neo-liberal politikaları Dünya Bankası ve IMF vasıtası ile gelişmekte olan ülkelere dayatma yolunu seçtiler.

Böylece serbest piyasa ekonomisini yüceltmek için başvurulan özelleştirmeler aracılığıyla ulusların kaynakları ve üretim imkânları dünya pazar payı güçlü olan çokuluslu şirketlere geçmeye başladı[4]. Kapitalizmin öncelikli hedefi kar etmek olduğu için, refah, yüksek üretim ve tüketim, siyasi güç, kahramanlık ve moral gibi değerler daha sonra gelir. Kar uğruna bütün bunlar ya öne çıkabilir ya da gözden çıkarılabilir. 1980’ler dünya ekonomi ve politikasında önemli bir dönüm noktası oldu. Bu dönemde göze çarpan en önemli nokta, hizmet sektörünün artık neredeyse ekonomiyi tek başına ayakta tutan önemli bir yere sahip olmasıdır. İkinci bir nokta ise, imalat sanayi ve diğer sanayi sektörlerinin göreceli olarak önemini yitirmesidir. Hizmet sektörünün keskin bir şekilde ön plana çıkması genel olarak emlak sektöründeki finansal ağlara ve ulusal ve uluslararası şirketlerdeki profesyonel hizmet talebinin artmasına dayanmaktadır. Dönem içi değişen büyüme oranlarına da bakıldığında, bahsedilen sektörlerin dışında 1980-2007 tarihleri arasında en çok büyüyen ikinci sektör sağlık sektörüdür. Sağlık sektörüne bahsedilen büyüme, özel sağlık kuruluşlarının ortaya çıkmasının bir sonucudur. Finans sektöründeki büyüme bankalar, finansal aracılar ve sigorta şirketlerinin çoğalması ile gerçekleşmiş; şirketlerin gün geçtikçe artan “beyaz yakalı” çalışanlarını arttırması ve çalışan profillerinin teknik uzmanlıktan, yönetici kademesine kadar geniş bir yelpazeye yayılmış olması profesyonel hizmet sektörünü geliştirmiştir. Finansal kapitalizm kullandığı yöntemler ve neden olduğu derin etkiler ile onlarca yıl uluslararası sisteme ve 20.yüzyıla damgasını vurdu. Neo-liberal devrim, 20 yıl sonra isimlendirilecek küreselleşmenin ilk safhası idi. Yeni disiplin tefeciler ve hissedarların yararına idi. Devletin ekonomiye müdahalesi azaltılıyor, finansal kurumlar liderliği alıyor, şirket birleşmeleri ve satın almaları için yeni standartlar geliyor, merkez bankaları güçlendiriliyor ve çevreden merkeze kaynakların akışı hedefleniyordu. Bu mekanizma, ABD’nin arkasında olduğu doların gezegenin tamamına hâkim olmasına dayanıyordu.

            Hizmet sektörünün önem kazanmasına paralel olarak çoğalan ofis, plaza ve gökdelenlerin inşaatları emlak sektöründe mortgage (ipotekli gayrimenkul) piyasasını da etkilemişti. Mortgage borçları 1980’den 1990’a 2,4 milyar dolar arttı[5]. Bunların yanı sıra finans sektörüne yeni aktörler ve yeni araçlar kazandırılmaktaydı. Emeklilik fonları, sigorta şirketleri gibi kurumsal aktörler ve yatırım bankaları; “futures”, “options” ve “swap” gibi finansal enstrümanları kullanarak “türev” olgusunu finans sektörüne kazandırdılar. Çürük tahviller de yine bu dönem revaçta olmaya başladılar. Geri ödeme yapma ihtimali az olan şirketlere büyük risk premiumları göz önüne alınarak verilen bu tahviller, Morgan Stanley, Merryl Linch, Salomon Brothers, Goldman Sachs, Bearn Sterns ve Bankers Trust gibi büyük ticari ve yatırım bankaları aracılığıyla verildi. 8 Ekim 1987 dönemin başlangıcı idi ve tırmanan finans hareketlerinin balonları en sonunda patladı. Önce 1998-2000 yılları arasında çok sayıda yatırım Rusya ve Uzak Doğu ülkelerine kaptırıldı. Her finansal çöküş sürecinde olduğu gibi yatırımcılar hızla ellerindeki finansal varlıkları likidite etme yollarını aramaya başlamıştı. Bir sonraki adım da teknoloji köpüğünü takip eden mortgage köpüğü ile devam etti. Alan Greenspan yönetimindeki ABD Merkez Bankası’nın gevşek para politikaları, teknoloji köpüğünü teşvik etmişti. Bu köpük çöktüğü zaman, Greenspan, uzun süreli durgunluğu engellemek için, 2003 Haziran’ında faiz oranlarını 45 yılın en düşük oranı olan yüzde 1’e kadar indirdi ve bu oran bir yıl sabit kaldı. Bu da bir başka köpüğü, gayrimenkul köpüğünü teşvik etti. ABD’de yüz binlerce aileye konut sahibi olma fırsatı sunuldu. 2006 sonuna gelindiğinde ABD’de hane halklarının borç stoku 13 trilyon dolara yaklaşırken, bunun yüzde 75’i mortgage kredilerinden oluşuyordu[6]. 2002 yılında emlak fiyatları oldukça yükselmiş, balon kabardıkça kabarmaktaydı.

            Küresel kriz ve ABD

Sonunda dünya üretiminin 10 katına varan kredi köpüğü nedeniyle 2008’de küresel ekonomik kriz patlak verdi. Kriz normalde borçlarını ödeyemeyecek durumdaki Amerikan ailelerine, düşük faiz oranlarıyla emlak kredilerini pazarlayan bankaların, dur durak bilmez rant elde etme isteğinden kaynaklandı. Kriz sonucunda Lehman Brothers, Merrill Lynch, Fannie Mae, Freddie Mac ve Bear Sterns gibi kimi 90 krizinden de etkilenmiş olan kurumlar battı. Gerçek değerlerinden çok daha düşük değerlere başka kurumlara satıldılar. Morgan Stanley ile Goldman Sachs gibi finans kuruluşlarının batmasına izin verilmezken, Lehman Brothers’ın iflasına izin verilmesinde portföyündeki 550 milyar dolarlık Arap parası olduğu düşünülmektedir [7]. Sadece ticari ve yatırım bankaları değil, borçlara karşı sigortalama yapan sigorta şirketleri de teker teker iflas ettiler. American International Group (AIG) bunların en başında geliyordu. Ve bir önceki dönem de olduğu gibi kurtarma paketleri için tekrar devlete başvuruldu. Devlet birçok satın alım gerçekleştirerek mortgage piyasasını düzenlemeye çalıştı. 2008 yılında, “Acil Ekonomik İstikrar Kanunu (Emergency Economic Stabilization Act)” ve “Sorunlu Değerler Hafifletme Programı (Troubled Asset Relief Program)”nın kabulü ile birlikte çürük tahvil diye adlandırılan sorunlu değerlerin, devlet tarafından satın alınmasına karar verildi. Mevduat güvence miktarları arttırıldı. 2009 yılında Obama’nın seçilmesi ile beraber ikinci kurtarma paketi yürürlüğe girdi fakat bu paket de kriz sonrası dönemin iyi yönetilmesine ortam hazırlayamadı. Tüm sektörler iç içe geçtiğinden, çöküş finans sektöründe başlamış olsa bile, bir süre sonra reel ekonomiyi de etkisi altına alır. 1929’da Büyük Buhran’da da olan budur; 2000 ve 2007 krizlerinde de.

ABD’deki hükümet ve devlet adamları adeta sermaye sınıfının temsilcileri olarak hizmet ederler. Küresel sermayenin fonlarının %70’i dolar bazındadır. Küresel bankacılık işlemlerinin %60’ı dolar üzerinden yapılmakta, dünya ekonomik çıktılarının üçte birinden fazlası dolar üzerinden işlem görmektedir. 230 yaşındaki katı Amerikan siyasi sistemi; para (küresel sermaye), şahsi çıkarlar, medya ve lobilerin hâkimiyetine girmiştir. Ancak, askeri gücü haricinde endüstriyel-finansal-toplumsal ve kültürel güç dağılımı, ABD tekelinden çıkmaktadır. Amerika sonrası yeni düzen; küresel sermayenin yer değiştirdiği, çatışma konuları ve alanlarının büyüdüğü, yeni siyasi kutuplaşma ve oluşumların hızlandığı, etnik milliyetçi akımlar artarken ülkelerin daha çok parçalandığı ve biçim değiştirdiği, ulus-devletlerin egemenlik ve bağımsızlık özelliklerinin eridiği bir dünya olmaya adaydır.Küresel sermayenin stratejik amacı tek bir dünya hükümetine giden yolda ulus-devletlerin çökertilmesidir. ABD’de durumu iyi giden "reel sektör" değildir, zaten pek reel sektör diye bir şey de kalmamıştır. Hemen hemen her şey ithaldir ve bu ithal olan her şeyi satın alabilmek için ABD devleti, şirketleri ve vatandaşları sürekli olarak borçlanmak zorundadır. ABD’dehükümet ile büyük iş dünyası arasındaki ilişki artık liberal, muhafazakâr veya kapitalist değil şirketçi olmuştur.

Finansal kapitalist sistem, petrol endüstrisi ve silah endüstrisi ile birlikte emperyal ABD küresel doktrininin  üç temel unsurundan birisidir. Bu sistemin temel işlevi saldırgan milliyetçiliğin gerektirdiği güvenlik harcamalarını gerekçe göstererek, büyük miktarda kamu gelirinin özel teşebbüse aktarılması, hatta borç patlamasının göze alınması idi. Şirketçi devletin diğer özellikleri; saldırgan gözetleme ve dinleme, kitlesel ve hukuksuz alıkoyma ve hapis, sivil özgürlüklerin kısıtlanması, insansız hava araçları ve özel kuvvetleri küresel bir öldürme makinesi haline dönüştürme, İslamcı akımların savaştırıldığı geriden idare etme ve iç işlerine müdahale ederek rejim değiştirme stratejisi olarak ortaya çıkmıştır. Sistem, küresel mali oyun sahasında ise kendi yarattığı karşılığı olmayan finansal kredilerle büyük karlar sağladı. Ülkeler “Paranın Tanrıları” olarak adlandırılan bankaların oyuncağı haline geldiler[8]. 2008 krizi öncesinde bu bankalar arasında The Bank of America; 2.5 trilyon dolar, JP Morgan Chase; 2.2 trilyon dolar, Citigroup; 1.9 trilyon dolar ve Wells Fargo 1.3 trilyon dolar varlığa sahipti. Bu dört bankanın toplam varlıkları 8 trilyon dolar civarında idi. Ancak üst üste borçlanarak piyasada gezen kağıtlar ile JP Morgan Chase; 91 trilyon dolar, Bank of America; 40 trilyon dolar, Citibank; 37 trilyon dolar, Wells Fargo-Wachovia; 5.5 trilyon dolar yüksek riskli daha doğrusu karşılığı olmayan borç yaratmıştı. Bunların en risklisi JP Morgan Chase’in icadı olan Credit Default Swaps (CDS) yukarıda sayılan dört bankaya ilaveten İngiltere’nin en büyük bankasının uzantısı olan HSBC Bank USA ile birlikte tüm borçların %95’ini pazarlamıştı. Kriz ile birlikte bu bankalar Federal Rezerve, ABD Hazine Bakanlığı ve Beyaz Saray tarafından her aşamada korundu ve yardım edildi. 2008 krizini yaratanlar Obama’nın ikinci döneminde iktidarın kilit noktalarına getirilerek terfi ettirildiler. 2010’dan beri ise kur savaşı devam ediyor.

            Kapitalizm, Ölürken Öldürüyor…

Sovyetler Birliği çökünce yeni oyun sahası olarak Ortadoğu petrollerine nüfuz kararı daha 1989’da alınmıştı. 1980’lerdeki Anglo-Amerikan gerilim stratejisi İran-Irak savaşını istim üstünde tutarak silah satmayı öngörüyordu. Savaş bittiğinde Saddam’ı tuzağı düşürmek için Bağdat’a gelen Amerikalı iş adamları borçlarının yapılandırılması karşılığında petrol kaynaklarının büyük kısmını özelleştirmesini istediler. Beklendiği gibi Saddam planı reddedince Kuveyt’e 1990’a kadar verilen rolü değiştirip, petrol fiyatlarını düşürterek gelirlerini azalttıkları Irak’ın karşısına borçlarını ödemesi için diktiler. Çöl Fırtınası harekâtının masrafları Almanya, Japonya, Kuveyt ve Suudi Arabistan’a ödetildi. ABD, bu savaştan 19 milyar dolar net kar sağladı. Yükselen petrol fiyatlarını ödemek için diğer ülkelere gene Batı dolarları gerekli idi. Washington, IMF üzerinden borçlarını ödeyemeyen Eski Yugoslavya’ya 1992’de toptan ekonomik ambargo uygulayarak iç savaşı bizzat tetikledi; ama dünyaya Belgrad’daki yoz diktatörlüğün eseri olarak algılatıldı. Sonunda IMF ve NATO’nun kölesi bir Müslüman devlet kuruldu. Balkanlardaki savaşın arkasındaki gerçek beklenti Orta Asya-Hazar-Balkanlar arasındaki enerji hatları ile ilgili düzenlemelerdi. Bush iktidara geldiğinde 80 ve 90’ların özelleştirme hastalığı Clinton tarafından devam ettirilmiş, büyük kamu şirketleri satılmış, su ve elektrikten, otoyol idaresi ve çöp toplamaya kadar pek çok iş ya özel şirketlere verilmiş ya da özel sektör ile sözleşme yapılarak sağlanmıştı. Devlete; asker, polis, yangın teşkilatı, hapishaneler, sınır kontrolü, örtülü istihbarat, hastalık kontrolü, kamu okul sistemi ve hükümet bürokrasisinin idaresi kalmıştı. Bush da içi boş hükümet anlayışı ile savaştan hastalıkla mücadeleye her şeyi özel sektöre karlı hale getirmeye niyetli idi. New Orleans’taki Katrina Fırtınası sonrası 123 devlet okulu sayısı 4’e düştü, yerlerini özel okullar aldı. Bu el çabukluğuna “felaket kapitalizmi” adı verildi[9].1990’ların kamu şirketlerini satma anlayışının yerine Oğul Bush, yeni dönemde “terörle savaşı” çerçeve olarak kullanacaktı. 11 Eylül her şeyi değiştirdi” sloganı, özel sektörün çıkarlarına hizmet eden sihirli bir meşruiyet aracı oldu. Bush rejiminin ana düşüncesi hükümet olarak yönetmek değil, işleri daha etkin ve üstün gördükleri özel sektöre sözleşmelerle bırakmaktı.

2006 yılında yazdığı “Overthrow” adlı kitabında New York Times’ın eski muhabiri Stephen Kinzer, Amerikalı politikacıları başka ülkelerde darbe yapmaya yönelten şartları açıklıyordu. 1893’deki Hawaii müdahalesinden, 2003’deki Irak Savaşı’na kadar yüzyıldan fazla bir dönemi inceleyen Kinzer’e göre ABD’nin rejim değiştirme operasyonları üç safhalı idi. Birinci safhada Amerikalı bir çokuluslu şirket yabancı hükümet ile vergiler, işçi hakları vb. konularda anlaşmazlığa düşüyordu. Bazen bu şirket özelleştiriliyor ya da bazı varlıklarını satması isteniyordu. İkinci safhada bu şirketin şikâyeti üzerine ABD’li politikacılar konuyu ekonomik olmaktan çıkarıp, siyasi veya jeostratejik bir konuma getiriyorlardı. Mesele baskıcı ve diktatör bir rejimin ABD politikalarını göz ardı eden, anti-Amerikancı eğilimleri haline geliyordu. Üçüncü aşamada politikacılar; kamuoyu desteği sağlamak üzere iyi ve şeytanın mücadelesi halinde takdim ettikleri sorunu çözmek için diktatörün baskısı altında ezilen fakir bir ülkeyi kurtarmaya yönelik müdahale gerektiğine ikna ediyorlardı. Aslında mesele her zaman bütün dünyayı sömürme projeksiyonu olan küçük bir elit tabakanın çıkarları ile sınırlı olageldi[10]. 11 Eylül 2001 ile yaşanan patlama ile Lockheed, Boeing, Northrop, General Dynamics ve Raytheon her yıl %10 satışlarını artırdılar. 2005 yılında bu beş şirketin karı bir önceki yıla göre %25 (12.94 milyar dolar) arttı[11]. Taşıyıcı savaş gemileri, ana uçaklar, yüksek teknolojili uzay silahları gibi pahalı ve prestijli işlerden büyük paralar kazanmaya başladılar. Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI) 2006 rakamlarına göre dünyadaki savunma harcamalarının %50’sini tek başına ABD yaparken, %80’i NATO ülkeleri tarafından yapıldı. Uzun savaş; zaman, yer ve hedef bakımından sınırsızdı.

Bush dönemi petrol endüstrisi için rekor kazançların sağlandığı dönem oldu. ABD’deki 29 petrol şirketi 2003’te 43 milyar dolar, 2004’de 68 milyar dolar kar ettiler. 2005’de en tepedeki üç şirketi olan Exxon-Mobil, Chevron ve ConocoPhilips’in kazancı 64 milyar doları buldu, bunun yarısı Exxon-Mobil’e gitti. Bu dünya tarihinde bir şirketin bir yılda elde ettiği en büyük kazanç idi. Irak Savaşı’nın en öne çıkan şirketlerinden Halliburton’un hisselerinin değeri 2003-2006 arasında dörde katlarken, en büyük silah satıcısı Lockheed’in hisseleri beş yılda üçe katladı[12]. Özetle, bankacılık ve sigorta sektörü kontrol edilerek küresel sermayeye yön verilmektedir. Bu sermayeyi kontrol eden dev enerji (petrol-gaz), silah ve teknolojik ürün tekelleri, servetlerini kasasında tutan bankalarla girift bağlarla bağlıdırlar. Yüz milyarlarca dolar; Londra, Frankfurt, Paris ve özellikle ABD’deki Citicorp, Bankers, Trust, Manufacturerers Hannover, Chemical Bank, Morgan Guranty, Chase Manhattan gibi bankalara hiçbir engelle karşılaşmadan ulaşmaktadır[13]. 11 Eylül 2001 sonrası Afganistan ve Irak’ın işgali, 2008’deki mali kriz, Wikileaks, Arap Baharı; bunların hepsi Yeni Dünya Düzeni projesi üzerinden “küresel şoklar[14]” temelinde operasyonlardı. Şirketler 3 trilyon dolar kar etmek için ABD’yi Afganistan ve Irak Savaşı’na soktular. Bugün büyük mücadeleler savunma alanında F-35 gibi uçaklar üzerinden devam ediyor. Bununla da kalmayan küresel sermaye Mart 2009’da Pentagon ile küresel finans savaşı tatbikatı yaptı. Bu tatbikata 63 üst düzey finans uzmanı katıldı.

Kapitalizmin Sonu

Ülkelerin bankalarındaki para GDP’nin önemli kalemidir. Küresel sermaye, parasının geri döneceği istikrarlı ülke arar. Bu istikrar son yıllara kadar İsviçre ya da İngiltere gibi kara paranın saklandığı ve yönetildiği ülkelerde görülmekte idi. Ancak, Güney Kıbrıs ve İzlanda gibi İrlanda, Malta, Singapur ve hatta İsviçre gibi bankacılık ve finans dostu ülkelerde büyük bir problem ortaya çıktı; bankacılığın ülke ekonomisinin tamamından çok daha büyük olması. Örneğin İsviçre’de bankalardaki para ülke GDP’sinin altı katıdır. Gerçek olmayan yani türev kâğıtlara dayalı bu sanal paralar finansal kapitalizmin ürünüdür. Kişilerin para ve malları; vakıflarda, fonlarda, hisse senetlerinde, yabancı bankalarda, yabancı devlet tahvillerinde gezdirilmektedir. Büyük paralar ülkelere girip, çıktıkça, çöküntüler oluşması da o denli kolaylaşmıştır. Giriş-çıkış, sahibine kazandırırken, ABD ve Batı Avrupa'ya da siyasal çıkarlar sağlamaktadır. Küreselleşmenin önündeki engellerin kaldırılmasından amaç, işte bu dolaşımın ve yıkımın özgürleşmesidir. 1900 yılında 1’e 2 olan en zengin ile fakir arasındaki fark, daha 1997’de 1’e 100’ü geçmişti. Günümüzde de zengin fakir eşitsizliği kapitalist ülkelerde artarak devam ediyor. Bunun nedeni Paris Ekonomi Okulu’ndan Thomas Piketty’nin en çok satanlar içinde yer alan “21. Yüzyılda Kapital” kitabına göre; kapital dönüşünün ekonomik gelişmeyi geride bırakması yani ekonomi ne kadar gelişirse gelişsin kapitalistlerin ekonomiden aslan payını almasıdır[15]. Paul Krugman ise, üstün zekâlıların parayı kazandığı ve hak ettiği bir düzen yani meritokrasi içinde yaşamaya devam ediyoruz. Bu yazarların eşitsizliğin azaltılması için çare olarak daha çok vergi alınmasından başka bir önerileri yoktur.

IMF, mali ya da finansal krize giren ülkelere borç para verir. Bu parayı 184 ülkenin katkıları ile sağlar. Yani bu paranın kaynağı o ülkelerin halkının vergileridir. Dünya Bankası da 184 ülkeye borç para verir. Dünya Bankası içinde iki ayrı kurum vardır. Bunlardan Uluslararası Yeniden İnşa ve Kalkınma Bankası (IBRD[16]), orta ve düşük gelir seviyesinde ancak iyi bir itibarı olan ülkelere borç verirken, Uluslararası Kalkınma Birliği (IDA[17]) dünyanın en fakir ülkelerine borç verir. Bank of International Settlements (BIS) ise, IMF ve Dünya Bankası’ndan para beklemekte olan ülke merkez bankalarına “köprü borçları” verilmesine zemin hazırlar[18]. Örneğin 1998’de, IMF ve Dünya Bankası’na olan borçlarının faizini zamanında ödeyemediği için finansal krize giren Brezilya’yı ABD, 41.5 milyar dolarlık bir paketle iflastan kurtardı. Eğer, Brezilya bu parayı alacaklılara ödeyemeseydi; Citigroup, J.P. Morgan Chase ve Fleet Boston gibiABD bankaları büyük para kaybına uğrayacaktı. Kısaca bu ülkenin kurtarılması aslında Amerika’nın bankalarının zararlarının önlenmesi içindi. 2008 yılında ortaya çıkan söylentilerden sonra 2011 yılında bazı büyük banka yetkililerinin IMF ve BIS de dâhil olmak üzere kendi aralarında sabit bir faiz oranı uygulayarak dolandırıcılık yaptıkları ortaya çıktı. Bu bankalar arasındaBarclays, Citibank, JP Morgan, Royal Bank of Scotland (RBS), HSBC, Deutsche Bank ve üç kıtadan 9 banka daha bulunuyordu. Bugün gelinen aşamada artık IMF, 1980’ler ve 90’lardaki gibi güçlü bir oyuncu değildir. 2005 yılında IMF’nin toplam borç alacağının %80’i Latin Amerika ülkeleri ile idi. Bu alacak üç yıl içinde dünya genelinde 81 milyar dolardan 11.8 milyar dolara düştü. Dünya Bankası da krizdedir ve son yıllarda Ekvator ve Bolivya verdikleri borçları geri çevirdi[19].  Ülkelerin artan kamu ve özel borçları, onları ABD’nin ekonomik diplomasisinin uydusu haline getirmekte, IMF ve Dünya Bankası’nın kredilerine dayalı para politikaları ekonomileri geliştirmemekte, kutuplaşma artmakta; Afrika, Latin Amerika ve Asya’da hırsız yönetimlere neden olmaktadır. Özelleştirme ve vergilendirilmeyen yabancı yatırımlar ise ülkede verimliliği artırmak yerine sermaye kaçışına ve ülkede medya sahibi tekelleşmenin artmasına yol açmaktadır.

Birçok uzman sorunun özünü, sanayi kapitalizminin yerini finans kapitalizminin tamamen doldurması olarak görmektedir. İşin aslı ise şudur; 21. yüzyıla kadar iki tür kapitalizm vardı. Bunlardan birincisi (yatırım, üretim) sermaye kapitalizmi idi. Bu klasik kapitalizmde eşya üretilir ve satılırdı. Üretimin üç unsuru; toprak, iş gücü ve sermaye idi. Daha sonra ortaya çıkan finansal kapitalizm ise paradan para kazanmak hedef oldu. Bankacılık ve sigorta gibi üretime dayalı olmayan işlemlerden para kazanılmaya başlanıldı. Örneğin üretim kapitalizminin ürettiği bir arabayı üç yıllığına sigortalayarak ya da kullanım garantisi vererek, üretilmeyen ve belki de hiç kullanılmayacak bir değer üzerinden para kazanıldı. 200 yıllık bu düzen önce 1990’lardan itibaren Çin ile büyük bir darbe aldı. Çin, sosyalist üretim modelin koruyarak kapitalist üretim teknikleri hiç kimsenin aklına gelmeyen bir düzen kurdu. Büyük nüfusuna üretimde iş sahası açtı ve çok ucuza hatta zararına ürettiği mallarla küresel fiyat dengesini kendi lehine bozdu. Çin bu model içinde ucuza mal etmek için işgücünden tasarruf yolu ile 1.5 trilyon dolarını toprağa gömdü. Böylece küresel üretim parametrelerini eline geçirdi veya diğer bir deyişle dünyadaki sanayi sermayesi Çin’e hapsoldu. Çin ile ticaretin cazibesi, ABD, İngiltere ve Japonya’nın olduğu gibi Avustralya’nın da üretim sanayini de yok etti. Hindistan’ın üretim sektöründeki işlerin %50’si halen Çin’e kaptırıldı.Buna karşılık,ABD’nin bulduğu gizli formül Çin sermayesinin Amerika’ya çekilmesidir. Çin kapitalistleri, ABD’deki 500’ün üstündeki milyarder, 5.9 milyon milyoner ile kıyaslanamaz. Çin sadece 157 milyardere sahiptir. Japonya da Çin’den fazla milyonere sahiptir. Batılılar, Çin’in zengin 150 iş adamının ABD ve Kanada’ya göç ederken, yanlarında sermayesini de götürmesinin hesaplarını yapıyor. Buna bir teorik çerçeve kurmak için, tarihçi Niall Ferguson ve iktisatçı Moritz Schularick Çin ve Amerika füzyonuna ‘Çimerika’[20] olarak adlandırarak aralarında yakın bağlantı kurmaya çalışmaktadırlar.

Sonuç; Yeni Bir Ekonomi Modeli İhtiyacı…

Bugün kapitalizm ve arkasındaki küresel sermaye oldukça zor durumdadır. Bindikleri dal olan sanayi kapitalizmi Çin’e hapsoldu, paradan para kazanan finans kapitalizmi ise bir doyuma ulaştı. Çin, “bir devlet, iki sistem (kapitalist üretim, sosyalist çalışma)” düzeni içinde; kapitalist kesiminde kazandığı parayı, sosyalist çoğunluğa yayarak istikrarını korumaya çalışıyor. Bu dönemde ABD’de yeni bir kapitalizm doğdu ve ülkenin çöküşünü önledi; bilgi ekonomisi. ABD’ye teknoloji köpüklerine dayalı bilgi teknolojisine dayalı kapitalizm kaldı. Büyük ölçüde klasik sermaye kapitalizmine dayalı Avrupa ekonomisi ise yeni düzene ayak uyduramadığı için son 15 yıldır bocalamakta, üretim çok azaldığı için işsizlik sorununu aşamamaktadır. Son 25 yıldır bu küresel zenginlerin arkasında olduğu savaşlar, felaket tellallığı ve özellikle bilgi ve haberleşme teknolojisinde yaratılan teknoloji köpükleri kısa dönemli büyük karların edinildiği kapitalizmin de türünün artık son günlerini yaşıyoruz. Şimdilik enerji kaynaklarını ele geçirmeye yönelik örtülü müdahalelerle Ortadoğu ve Afrika’da oyalanıyor. 2010’dan beri Arap Baharı ile Büyük Ortadoğu coğrafyasında seçilmiş ülkelerde “diktatörü kovma” oyunu ile rejimler değiştiriliyor, yaratılan kaos ortamına sürülen terörist gruplarla iç savaşlar çıkartılarak enerji kaynaklarına daha rahat ulaşımın sağlanacağı yeni bir Ortadoğu haritası için yüzbinlerce insanın ölümüne ve milyonlarcasının göç etmesine göz yumuluyor, yani felaket kapitalizmi devam ediyor.Asıl hedef Çin’i çökertmektir ve bunun için ABD’nin stratejik ekseni Asya-Pasifik’e kaydırılıyor ama alt-yapısı henüz hazır değil. Gelinen aşama, teknoloji gelişirken ekonomilerin gittikçe sanayiden uzaklaşması, diğer yandan halkın yaşam standartlarının düşmesidir.

Bugüne kadar bir ülkenin ekonomisini analiz etmek için GSMH, kişi başına milli gelir, ödemeler dengesi, parasının değeri gibi parametreler kullanılırdı. Artık ekonomiler çoğu insanın düşünemeyeceği bir istikamette yürümektedir. Bilgi ekonomisine dayalı yeni kapitalizm, klasik kapitalizmin esaslarını değiştirdi. Artık üretim unsuru içinde toprak ve işgücü yoktur ya da çok önemsizdir. Kapitalizmi işgücü, artı değer gibi kavramlarla açıklamaya çalışan Marks, Çin modelinin ve bilgi kapitalizminin ortaya çıkışını öngörememişti ama hala pek çok Marksist onun yaklaşımları ile dünya ekonomisini açıklayabiliyor. Bilgi ekonomisine dayalı yeni kapitalizmde arz-talep dengesi yok, sattığınız şey bilgi olduğu için talebin az ya da çok olması fiyatın düşeceğine anlamına gelmiyor. Örneğin bir internet sitesinden bir virüs koruma programı satıyorsunuz; ortada ne işçi var, ne toprak ne de her şey serbest dolaşımda olduğundan ülke sınırları ve vergi var. Satın almak isteyen kişinin bu programı bilgisayarından yüklemesi yeterli. Marx’ın “sınıf savaşı” teorisi şimdi küresel sermaye içinde finans kapitalin sanayi kapitaline hatta milli ekonomiyi kontrol etmeye çalışan hükümet güçlerine saldırısı şeklini aldı. Marx’a göre kapitalizm dünyayı tek bir ekonomiye entegre ederek sosyalizme hazırlayacaktı. Küreselleşme Marks’ı haklı çıkardı. Bürokrasinin düşmanı toprak aristokratlarının, asker asillerin veya sömürge vekillerinin yuvalandığı hükümetlerdi. Finansal kapital, sanayi kapitalizminin bir parçası, bankacılık sistemi ise sanayi kapitalizminin gömleği idi ve gittikçe dünya ekonomisini uluslararası sosyalizme yaklaştırıyordu. Kapitalizm ölürken bugün olan bitenler 200 yıl öncesinin teorisyenlerinin öngörülerine uymuyor. Yeni bir ekonomi teorisine ihtiyaç var.

Dünya yeni bir ekonomi teorisi ararken, şimdi Türkiye olarak önümüze bakma zamanıdır. Gelişen teknolojiye dayalı, toplumsal eşitsizliğin geçen, emeğin karşılığının alındığı, uluslararası ticaret gelişirken emperyalizmin kollarını kesmeye ve ülkelerin kaynaklarını emenlerin köklerini ve içerideki uzantılarını yok etmeye hizmet edecek bir teoriye ihtiyacımız var. 21. yüzyılın neo-liberalizme dayalı dünyasında Türkiye gibi ülkeler için gösterilen tek çare, üretmeden dış kaynak bulmaktır. Bunun adı da ülkenin dış kaynak ihtiyacının yurt dışından karşılanma oranını ifade eden Uluslararası Yatırım Pozisyonu (UYP) kriteridir. Türkiye için bu denge, 2002 yılında -89 milyar dolar iken, 2013 yılında -459 milyar dolar oldu. Bu açığa aynı dönemde özelleştirme yolu ile Cumhuriyetimizin 80 yılda oluşturduğu kamu varlıklarının yabancılara yok pahasına satılması ile elde edilen 55 milyar doları da eklemeliyiz. Bunların yanına son 12 yılda çeşitli ülkelerden kara para ve rüşvet yolu ile edinildiği iddia edilen kayıt dışı ekonomiyi ekleyelim. Türkiye’de üç tür kapitalistten (sanayi, finans, bilgi) birincisi ve üçüncüsü yok denecek kadar az, ikincisini ise son on yılda büyük ölçüde kaybetti. Yapılması gereken ise üretim ekonomisini canlandırmak yanında bir an önce bilgi ekonomisine geçmektir. Hedef bilgi teknolojisini kullanarak yenilikçi bir ekonomi yaratmak olmalı. Özel sektör alanında, para kaynağı ve sermaye arayanlar için araçlar yaratılmalı, risk yönetimi desteği sağlanmalıdır. Kendi Silikon Vadi’mizi yaratmalı, bunun için teknolojinin olduğu ülkelerle parça parça da olsa köprüler kurulmalıdır. Ülkeyi içeride kutuplaştırma, dışarıda emperyalistlerin taşeronu olarak maceralara sokmak yerine, rasyonel akla dayalı temellerde kurumlu olan ulus-devlet yapımızın dokularını onarmalı ve güçlü kılmalıyız.

             


[1]Kewin D. Williamson: Where Will the Money Go, The National Interest, (April 1, 2013).

[2]A. Amsden: The Rise of the Rest: Challenges to the West from Late-Industrialising Economies, Oxford University Press, (Oxford, 2001), p.15-16.

[3]C. Vilas: Neoliberal Social Policy: Managing Poverty (Somehow), NACLA Report on the Americas, 29 (2), (1996), p.16.

[4]V. Shiva: Stolen Harvest: The Hijacking of the Global Food Supply, South End Press, (Boston, 2000).

[5]I. Ortiz I. and Cummins M.: Global Inequality: Beyond the Bottom Billion, UNICEF, (April 2011).

[6]Mustafa Sönmez: 100 Soruda Küresel Kriz ve Türkiye, Alan Yayınları, (İstanbul, 2009), s.25.

[7]Ramazan Kurtoğlu: Küresel Ekonomik Kriz ve Yeni Dünya Düzeni, Orion Kitapevi, (2013), s.193.

[8]F. William Engdahl: Gods of Money, Wall Street and the Death of the American Century, John Wiley And Sons, (2010),p.370.

[9]Naomi Klein: The Shock Doctrine, The Rise of Disaster Capitalism, Picador, (2007), p.210.

[10]Stephen Kinzer: Overthrow: America’s Century of Regime Change from Hawaii to Iraq, Times Books, (2007).

[11]John Coleman: The Committee of 300, The Conspirator's Hierarchy,  World Intelligence Review, (2006), p.205.

[12]Nejat Tarakçı: Amerikan İmparatorluğu Gölgesindeki Türkiye, Truva Yayınları, (İstanbul, 2010), s.16.

[13]Harpal Brar, Ella Rule: Ortadoğu ve Emperyalizm, Papirüs Yayınları, (İstanbul, 2004), s.71.

[14]Kurtoğlu, a.g.e., (2012).

[15]Thomas Piketty: Capital in the 21st Century, Belknap Press, (March 2014), p.4.

[16]International Bank for Reconstruction and Development

[17]International Development Association

[18]Frank de Varona:The Bank for International Settlements Who Rules the World, Enviado por ei en, (Septiembre 17, 2013).

http://eichikawa.com/2013/09/the-bank-for-international-settlements-who-rules-the-world.html

[19]Klein: a.g.e., (2007), p.580.

[20]Niall Ferguson ve Moritz Schularick: “Chimerica” and the Global Asset Market Boom’, International Finance,(10.3.2007), s.215-239.

Bu yazı 6330 defa okundu.
  • Yorumlar3
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı