Hoşgeldiniz; Bugün 25 Şubat 2018 Pazar
Belarus|10 Kasım 2015 Salı

Belarus’ta Lukaşenko’nun Yeni Dönemi

Deniz Berktay tarafından yazıldı.

Lukaşenko, Belarus’ta liberal reformlar yapılması konusunda ısrarcı olan ülkelere, “Önce bu söylediğiniz reformları kendi üzerinizde deneyin, ondan sonra bize tavsiye edin” yanıtını verdi...

Rusya’nın ilişkilerinin en yoğun olduğu ülkelerden biri olarak bilinen, Batılı çevreler tarafındansa “Avrupa’nın son diktatörlüğü” olarak adlandırılagelen Belarus’ta 11 Ekim’de düzenlenen cumhurbaşkanlığı seçimlerini, herkesin önceden tahmin ettiği üzere, mevcut Cumhurbaşkanı Aleksandır Lukaşenko kazandı. 7 Kasım’da törenle göreve başlayan Lukaşenko’nun konuşmasında en dikkate değer husus, Batılı ülkelere ve Rusya’ya, “bizi bölmeyin” demesi ve Belarus’un çok yönlü dış politika izleyeceğini ısrarla vurgulamasıydı. Belarus’a reform çağrısında bulunan IMF gibi uluslararası finans kuruluşları da Lukaşenko’nun eleştirilerinden nasiplerini aldı: Lukaşenko, Belarus’ta liberal reformlar yapılması konusunda ısrarcı olan ülkelere, “önce bu söylediğiniz reformları kendi üzerinizde deneyin, ondan sonra bize tavsiye edin”, diye yanıt verdi.

Lukaşenko’nun “çok yönlü dış politika” vurgusunu nasıl anlamak gerekiyor ve Lukaşenko’yu yeni dönemde neler bekliyor? Bu yazıda, bu sorulara kısaca yanıt bulmaya çalışacağız.

Lukaşenko’nun Beklenen Zaferi

11 Ekim 2015 günü düzenlenen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde resmi sonuçlara göre, Aleksandır Lukaşenko, oyların yüzde 83,47’sini alarak, 1994’ten beri yürüttüğü cumhurbaşkanlığı görevini bir dönem daha (beşinci dönem) sürdürmeye hak kazandı. Lukaşenko’nun karşısına, üç aday çıkmıştı: Belarus Sosyal Demokrat Partisi’nden Tatyana Korotkeviç, Belarus Liberal Demokrat Partisi Başkanı Sergey Gaydukeviç ve Belarus Vatansever Partisi Başkanı Nikolay Ulahoviç. Son iki aday, Rusya yanlılığı konusunda Lukaşenko’dan daha radikal görüşleriyle bilinen ve Lukaşenko’yla yakın ilişkileri olan adaylardı. Nitekim oy sayım işleminin bitmesini bile beklemeden Lukaşenko’nun zaferini tebrik ettiler. Lukaşenko’ya gerçek anlamda muhalefet ettiği söylenebilecek tek aday, Belarus Sosyal Demokrat Partisi üyesi olan ve resmi sonuçlara göre oyların yüzde 4,44’ünü alan Tatyana Korotkeviç idi. Fakat Korotkeviç de, seçim programında, Rusya’ya mesafeli söylemler kullanmakla ve Belarus milliyetçiliğini savunmakla birlikte, Rusya’ya alternatif olarak Avrupa Birliği üyeliğini savunmuyor, sadece Belarus’un Avrasya Birliği veya Rus-Belarus Birlik Devleti gibi oluşumlardan çıkmasını savunuyor.

Seçimlere, Lukaşenko’ya önceki seçimlerde muhalefet eden, cezaevine gönderilen ve bu Ağustos ayında Lukaşenko’nun Batılı ülkeler karşısında bir “iyi niyet gösterisi” olarak tahliye ettiği Belarus muhalefetinin önde gelen isimleri katılmadı. Bu kişiler, seçimlere hile karıştırılacağını savunarak, seçimleri boykot kararı aldılar.

Belarus’ta bundan önceki cumhurbaşkanlığı seçimleri, 2010 sonunda düzenlenmiş ve seçimlerden sonra muhaliflerin düzenlediği gösteriye polisin sert şekilde müdahale etmesi, çok sayıda kişinin yaralanması, aralarında muhalefet liderlerinin de olduğu yüzlerce kişinin gözaltına alınıp hapis cezasına çarptırılması, Batılı ülkelerin tepkisini çekmiş ve ABD ve AB, Belarus’a yönelik olarak iki yıldan beri askıya aldıkları yaptırımları daha da genişletip sertleştirerek yeniden uygulamaya koymuştu. Bu seçimlerdeyse, Lukaşenko yönetimi, muhalif grupların protestolarına müdahale etmemeyi seçti. Zaten Misnk’te muhaliflerin düzenlediği protesto gösterisine sadece 200 kişi katıldı ve protestocular, kısa sürede kendiliklerinden dağıldı.

Seçimleri izleyen Batılı gözlemciler, seçimlerde usulsüzlük yapıldığını savunuyor. Bununla birlikte, asıl usulsüzlüklerin, seçim gününden önceki günlerde erken oy verenlerin oylarının sayımında yapıldığı iddia ediliyor. Belarus’ta özellikle devlet memurları ve üniversite öğrencileri, seçim gününden önce oy kullandırılmaya yönlendirilmişti.

Öte yandan, hemen hiç kimse, Lukaşenko’nun cumhurbaşkanı seçilmeye yetecek kamuoyu desteğine sahip olduğunu inkar etmiyor. Belarus’taki muhaliflerin de kabul ettiği üzere, Lukaşenko, toplumun büyük kısmı tarafından, istikrar simgesi olarak görülüyor.

Bu noktada, Belarus’u diğer eski Sovyet ve Doğu Avrupa ülkelerinden ayıran hususlara yakından bakalım.

Milliyetçi Geleneğin Zayıf Olduğu Bir Ülke

Belarus’u çevre ülkelerden ayıran bir husus, 1991’den önce bağımsızlık deneyiminin hiç olmaması ve milliyetçi geleneğin son derece zayıf olmasıdır. Benzer hususlar bir ölçüde Ukrayna için de geçerli olmasına rağmen, Ukrayna’da en azından 1648-1654 arası Ukrayna Kozakları’nın bağımsızlık döneminin ve 1917-1921 arasında Ukrayna Halk Cumhuriyeti döneminin olduğunu görüyoruz. Yine Ukrayna’da, ülkenin özellikle batı bölgeleri, Rusya karşıtı milliyetçi geleneğin güçlü olduğu bölgelerdi. Belarus’ta ise, 1. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, Almanlar’ın işgal ettiği topraklarda 25 Mart 1918’de kurulup aynı yılın Aralık ayında, Almanlar’ın çekilip Sovyet Ordusu’nun bölgeye varması sonucunda yıkılıveren Belarus Halk Cumhuriyeti dışında, 1991 öncesinde devlet kurulan bir dönem, bulunmuyor. Hatta bu sözünü ettiğimiz Belarus Halk Cumhuriyeti’nin ne ölçüde “devlet” sayılabileceği de tartışılır. Zira tamamen Alman işgali şartlarında kurulan bu yönetim, devletin temel kurumlarının pek çoğundan yoksundu ve kendi kolluk kuvvetlerini kurmaya bile vakit bulamadan, yıkılacaktı. Almanya tarafından bile tanınmayan bu devletin yöneticileri, Alman İmparatoru’na mektup yazarak, bağımsızlıklarının ancak Almanya’nın desteğiyle gerçekleşebileceğini söylemişlerdi. Almanya 1. Dünya Savaşı’nı kaybedip Doğu Avrupa’dan çekilirken, Sovyet kuvvetleri, Belarus’u hiç bir direnişle karşılaşmadan ele geçireceklerdi. Belarus’un 1991’de bağımsız olmasından sonra o zamanki yönetim, yeni devletin bayrağı olarak, 1918’de kurulan bu devletin bayrağı olan beyaz-kırmızı-beyaz renkli bayrağı benimsediler. Fakat Lukaşenko’nun iktidara gelmesinden sonra Sovyet döneminin Belarus bayrağını andıran bir bayrak kabul edildi.

Ruslar ve Ukraynalılar’la birlikte Doğu Slavları’nın bir parçası olan Belaruslar (veya Beyaz Ruslar), bu üç halkın ortak geçmişi olarak kabul edilen Kiev Rus Prensliği’ne tabi idi. 800’lü yıllarda kurulan ve güneyde Karadeniz’den kuzeyde Baltık Denizi’ne kadar uzanan bu büyük devlet, 1240 yılında, Moğollar’ın saldırısı sonucunda yıkıldı. Belarus topraklarının önemli bir bölümü, bir süre, önceleri Kiev Prensliği’ne bağlı olan
Polotsk Prensliği’ne, daha sonra ise, yüzyıllarca Doğu Avrupa’nın en büyük gücü olacak olan Litvanya Prensliği’ne tabi oldu. Bugünkü Ukrayna topraklarının da büyük kısmını ele geçiren Litvanya Prensliği’nde Slavlar, nüfusun yüzde 80’ini oluşturur hale geldi. Putperest olan Litvanyalılar, yerel halkın dini olan Hristiyanlığın Ortodoksluk mezhebine karışmadı ve Ortodoks Kilisesi, bu ortamda epey güçlenirken, Litvanyalılar’ın o dönemde yazı geleneğine sahip olmamasının sonucunda, eski Belarus dili, Litvanya Prensliği’nin resmi dili oldu. Bu nedenden ötürü hem bugünkü Litvanya hem de şimdi Belarus’ta muhalefette olan milliyetçi çevreler, kendilerini Litvanya Prensliği’nin devamı olarak görür. Litvanya Prensliği’nin arması olan Pagonya da (şaha kalkmış at üzerinde elinde kılıç tutan şövalye arması), bugünkü Litvanya’nın arması olduğu gibi 1991-1995 yılları arasındaki Belarus Cumhuriyeti’nin de (Lukaşenko’nun iktidarından önce) resmi arması idi.

Litvanya Prensliği’nin Polonya’ya katılmasıyla birlikte, Belarus toprakları da Polonya’ya bağlandı ve Rusya’nın bu toprakları ele geçirdiği 1700’lü yılların sonuna kadar Belarus toprakları, Katolik Polonyalılar’ın egemenliğinde kaldı.

Bu verilerin ışığında, şunu söyleyebiliriz: Kiev Rus Prensliği’nin Moğol saldırıları sonucunda yıkıldığı dönemle Anadolu Selçuklu Devleti’nin Moğol saldırıları sonucunda yıkılma sürecine girdiği dönem, aşağı yukarı aynıdır. Yine, Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılış sürecinde ortaya farklı beyliklerin çıkmasına benzer şekilde, Kiev Rus Prensliği dağılırken de yerine farklı beylikler çıktı. Fakat Anadolu’da kısa sürede Osmanoğulları Beyliği Anadolu’daki birliği yeniden sağlarken, Doğu Slavları, farklı devletlerin ve kültürlerin etkisine girdi. Kuzeydoğu’da Ruslar Fin ve Tatarlar’la karışırken Beyaz Rus’lar Baltık kavimleriyle, Ukraynalılar’sa Polonyalılar’la karşılıklı etkileşime girdiler ve böylelikle Doğu Slavları, 17. Yüzyıla kadar süren dönemde, birbirlerinden etnik ve kültürel olarak ayrıştılar.

Belarus toprakları 1700’lerin sonlarında Rusya tarafından ele geçirildiğinde, burada, Ruslar’dan farklılaşmış bir halk bulunuyordu. Buna karşılık Belarus milliyetçiliği, son derece geç ortaya çıkmıştır. ilk kez 1880’li yıllarda ortaya çıkan Belarus milliyetçi örgütleri, kitleselleşemedi.

Belarus dilinde ayrıntılı çalışmalar ve modern Belarus dilinin eğitim dili haline gelmesi, Sovyet döneminde oldu. (Rus milliyetçilerinin özellikle Lenin’e tepkili olmalarının nedenlerinden biri de, kendilerinin Rus milletinin bir parçası olduğunu savundukları Ukraynalılar’a ve Belaruslar’a Lenin’in ana dilde eğitim vermeye başlaması ve böylelikle –Rus milliyetçilerine göre- bu halkların Ruslar’dan farklılaşmasına katkıda bulunmuş olmasıdır)

Sovyet Döneminden, Bağımsızlık Sonrası Kriz Yıllarına

Belarus, İkinci Dünya Savaşı’nda en büyük yıkıma uğrayan yerlerden biri oldu ve bu dönemde, nüfusunun dörtte birini kaybetti. Naziler’e karşı partizan mücadelesinin en güçlü olduğu yerlerden biri de, Belarus oldu.

Savaştan sonra, Belarus’ta hızlı bir sanayileşme süreci başladı. Belarus, Sovyetler Birliği’nde farklı cumhuriyetlerde üretim sürecinden geçen pek çok malın nihai üretim noktası idi. Kişi başına düşen et ve süt ürünlerinde Avrupa ülkeleri düzeyinde olan Belarus, Sovyet Lideri Nikita Kruşçev tarafından, “Sovyetler Birliği’nin komünist aşamaya geçecek olan ilk cumhuriyeti” olarak değerlendiriliyordu.

Milliyetçilik akımının çok geç ortaya çıktığı ve fazla gelişemediği Belarus, Sovyetler Birliği’ndeki muhalif akımların da en zayıf olduğu ülke idi. (Diğer Sovyet cumhuriyetlerinin aksine, burada, Sovyet yönetimine muhalif tutum takınan aydınların sayısı yok denecek kadar azdı). Belarus’ta Sovyet yönetimine yönelik muhalif hareketler, 1980’lerin sonunda, Sovyetler Birliği’nin çözülme sinyalleri verdiği dönemde ortaya çıkıp güçlendi ve bu hareketler, diğer eski Sovyet cumhuriyetlerindekilere benzer şekilde, “Belarus Halk Cephesi” adı altında bir araya geldi.  Belarus’taki komünist yöneticiler, Ağustos 1991’de

Moskova’da dönemin Sovyet lideri Gorbaçov’a karşı sertlik yanlılarının gerçekleştirdiği darbe girişimine tam destek vermişti ve darbenin başarısızlığa uğramasının ardından komünist yöneticilerin moral bozukluğuna uğradığı ve diğer Sovyet cumhuriyetlerinde egemenlik ve bağımsızlık ilanlarını birbirini takip ettiği şartlarda, Belarus’ta da muhalifler inisiyatifi ele geçirdi.

Sovyetler Birliği’nin 1991 yılının Aralık ayında dağılmasıyla, Belarus, bağımsız kalmış oldu. Fakat Baltık cumhuriyetleri (Litvanya, Letonya ve Estonya) ve Kafkas Cumhuriyetleri’nden (Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan), Belarus, bağımsızlığını, hiç bir mücadele olmadan elde edivermişti. (Komşusu Ukrayna’yla karşılaştırırsak, Ukrayna’da en azından, Batı Ukrayna’da Sovyet karşıtı mücadele hemen her zaman kendisini göstermişti. Belarus’ta bu da yoktu).

Sovyetler Birliği’nin dağılmasını takip eden ilk yıllarda Belarus da, diğer pek çok eski Sovyet cumhuriyeti gibi, serbest piyasa ekonomisine yöneldi. Bu dönemde, bayrak olarak, yukarıda sözünü ettiğimiz, 1918 yılında Alman işgali döneminde kurulmuş olan Belarus Halk Cumhuriyeti’nin beyaz-kırmızı-beyaz bayrağı ve devlet sembolü olarak, Litvanya Prensliği’nin “Pogonya” amblemi benimsendi. Resmi dil olarak da, nüfusun pek azının bildiği, Belarusça kabul edildi.

Ancak, serbest piyasa ekonomisine yönelik reformlar, büyük ekonomik ve toplumsal çalkantıları beraberinde getirdi. Sadece 1992 yılında fiyatlar 11 kat artarken, 1991-1995 yılları arasında ekonomi yüzde 37 oranında küçüldü. Özelleştirme süreci de, diğer eski Sovyet ülkelerinde olduğu gibi, iktidara yakın olan kişilere tesisleri peşkeş çekme şeklinde gerçekleşti.  Nüfusun büyük çoğunluğu hızla yoksullaşırken, yeni zenginler ortaya çıktı. Yukarıda bahsettiğimiz nedenlerden ötürü Belarus’ta milliyetçi gelenek zayıf olduğu ve Belaruslar Ruslar’la aynı soydan geldikleri için, diğer eski Sovyet ülkerinin pek çoğundan farklı olarak, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasındaki ekonomik ve toplumsal çalkantılar, Belarus’ta bağımsızlığın sorgulanmasına neden oldu. Bu şartlarda, Belarus Halk Cephesi gibi milliyetçi ve Batı yanlısı oluşumlar, zaten zayıf olan toplumsal desteklerini iyice kaybetti. 1994 yılında düzenlenen ilk cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turuna kalan iki ismin ikisi de (dönemin başbakanı Vyaçeslav Kebiç ile Aleksandır Lukaşenko), Rusya ile yakınlaşılmasını savunuyordu.

Belarus’un “Baba”sı

Belarus’ta “Batska” (baba) ünvanına sahip olan Aleksandır Lukaşenko, 1994 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazandıktan sonra, bağımsızlığın ilk üç yılındakinden tamamen farklı bir rejimin inşasına girişti. Ekonomideki izlediği devletçi politika ve yeni zenginlere karşı giriştiği mücadele, kendisine büyük kamuoyu desteği sağladı. Kamuoyundan elde ettiği destekle, parlamentoya karşı mücadeleye girişti. Parlamento, 1995 yılında, Lukaşenko’yu görevden almak için imza toplamaya başladığında, dönemin Rusya Başbakanı Viktor Çernomirdin bizzat Belarus’a gelerek bu girişimin önüne geçti.  Böylelikle Lukaşenko, iktidarına yönelik en ciddi tehdidi, Rusya’nın yardımıyla savuşturmuş oldu. Ardından Lukaşenko, ülkenin bayrağı, resmi sembolü, devletin resmi dili ve Rusya’yla ilişkiler konusunu, referanduma sundu. Referanduma katılanların büyük çoğunluğu, yukarıda sözünü ettiğimiz beyaz-kırmızı-beyaz bayrağın ve Pagonya sembolünün yerine Sovyet dönemindeki Belarus bayrağına benzer bir bayrağın ve kızıl yıldızlı amblemin benimsenmesi, Rusça’nın ikinci resmi dil ilan edilmesi ve Rusya’yla ilişkilerin yoğunlaştırılması yönünde oy kullandı. Bir yıl sonra, 1996 yılında düzenlediği referandumda da Lukaşenko, Anayasa Mahkemesi’nin ve parlamentonun yetkilerini azaltan ve bu kurumları fiilen kendisine bağlayan değişiklikleri kamuoyuna onaylattı.  Bu tarihten sonra iki kanatlı parlamento, Lukaşenko’nun isteklerini onaylayan bir kurum haline geldi.

Lukaşenko, son önemli değişikliği de, 2006 yılında gerçekleştirdi: Anayasaya göre cumhurbaşkanı üst üste en fazla iki kez seçilebilirken, Lukaşenko, bu şartı kaldırdı ve istediği kadar seçilebilme imkanını elde etti.

Öte yandan, bu otoriterleşmeye karşılık, Lukaşenko döneminde Belarus, 1990’ların başlarındaki ekonomik çöküşten kurtuldu. 2001-2011 yılları arasında Belarus ekonomisi, yılda ortalama yüzde 8,5 gibi büyük bir büyüme oranını yakaladı. Toplumun nabzını tutma konusunda epey başarılı olan Lukaşenko’nun “zor sorunlara basit çözümler” söylemi, destek gördü. 1990’lı yılların başlarındaki liberalleşmenin olumsuzluklarını yaşamış olan ve değişim yerine istikrara öncelik veren Belarus toplumunun büyük çoğunluğu için Lukaşenko, 20 yıl boyunca, alternatifsiz lider olma özelliğini korudu. Son olarak, Ukrayna’daki ihtilalin Rusya’nın müdahalesi, iç savaş ve ülkenin ekonomik krize sürüklenmesiyle sonuçlanmasını Belarus’taki basın-yayın organları, ustalıkla kullandılar (Minsk’te bulunduğum zamanlarda, Ukrayna’dan geldiğimi söylediğimde pek çok kişi, “oradaki gibi bir değişim olacaksa, hiç olmasın, daha iyi”, diye konuşuyor).  

Batı’nın Yaptırımları

2006 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Lukaşenko üçüncü kez cumhurbaşkanı seçilirken, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), seçimlerin adil şartlarda gerçekleşmediğini, seçimlere hiel karıştırıldığını söyledi. Avrupa Birliği ülkeleri ve ABD, seçimlerin sonuçlarını tanımadıklarını açıkladılar ve aralarında Lukaşenko’nun da bulunduğu çok sayıda Belarus devlet adamına ve bürokratına yönelik yaptırım uygulamaya başladılar.

Ancak, Avrupa Birliği ve ABD, bu yaptırımları 2008 yılında askıya aldığını açıkladı. Zira, 2008 yılının Ağustos ayında Rus-Gürcü Savaşı meydana gelmiş, savaşın ardından Rusya, Gürcistan’ın ayrılıkçı bölgeleri olan Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlıklarını tanımış, fakat Rusya’nın Batılı ülkelerle ilişkilerinin en gergin olduğu böyle bir dönemde Belarus yönetimi, Rusya’nın peşinden gidip bu iki bölgenin bağımsızlığını tanımamıştı. Bu şartlarda Batılı ülkeler, Doğu Avrupa’da Belarus’la siyasi işbirliği yapmanın Lukaşenko’nun “diktatörlüğünü” vurgulamaktan daha akılcı olacağını düşünerek, demokrasi söylemlerini bir yana bıraktılar ve Belarus’u, altı eski Sovyet ülkesinin yer aldığı (Ukrayna, Moldova, Belarus, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan) Doğu Ortaklığı programına dahil ettiler.

Ancak bu dönem, fazla uzun sürmedi. 2010 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında muhalif protestoculara polisin sert şekilde müdahale etmesi ve aralarında muhalif liderlerin de olduğu 600’den fazla kişinin tutuklanması, Batılı ülkelerin sert tepkisini çekti. Bunun dışında, 2010 yılı boyunca Rusya’yla ekonomik çatışma içine giren Lukaşenko yönetimi, Belarus ekonomisini asıl destekleyen ülke olan Rusya’dan fazla uzaklaşamayacağını gördü ve Rusya’yla yeniden yakınlaşmaya başladı. Bunların sonucunda ABD ve AB, Belarus yönetimine yönelik olarak eskisinden de daha sert siyasi ve ekonomik yaptırımları devreye soktu.

Fakat geçen yıl patlak veren Ukrayna krizi, tarafların önceliklerinin yeniden değişmesine yol açtı: Rusya’nın geçen yılın Mart ayında Ukrayna’nın Kırım Yarımadası’nı ilhak etmesini Lukaşenko tanımadı. Kırım’ın ilhakının ardından Ukrayna’nın doğusunda Rusya yanlısı ayrılıkçıların Rusya’nın desteğiyle Ukrayna yönetimine karşı silahlı mücadeleye girmesinden sonra Minsk yönetimi, tarafsız bir görünüm izlemeyi seçti ve Minsk, taraflar arasında müzakerelerin yürütüldüğü merkez haline geldi.  Öte yandan, 2011 yılında Rusya ve Kazakistan’la Gümrük Birliği’ni kuran (ve bunun sonucunda sınır kapılarını kaldıran) Belarus, Rusya’ya uygulanan yaptırımların etkisini kendi üzerinde hissetti (Belarus’un tarım ve sanayi ürünlerinin en büyük alıcısı olan ve Belarus’u düşük faizli kredilerle ve teşviklerle destekleyen Rusya’nın krize girmesi, doğal olarak, Belarus’u da ciddi sıkıntılara sürükledi). Bu nedenle Belarus, Rusya’dan vazgeçmeden alternatif pazar arayışına girdi ve IMF’ye kredi için başvurdu (Belarus yönetimi, IMF’den 3 milyar dolar kredi talep ediyor). Öte yandan, Rusya’nın Ukrayna’ya açık şekilde askeri müdahalede bulunması, Belarus’ta da endişeye neden oldu (Rusya, iki yıldan beri, Baltık ülkelerindeki ve Polonya’daki NATO varlığını dengelemek üzere,  Belarus’un doğusunda bulunan Babruysk’ta, SU-27 jet uçakları için bir üs talep ediyor. İlk başlarda Lukaşenko bu konuya olumlu yaklaşırken, Rusya’nın Kırım’ı ilhakının ardından, olumsuz tavır sergilemeye başladı). Batılı ülkeler, bu şartlarda, “demokrasi” söylemleri yerine, yine, stratejik hesaplara öncelik verdiler.  Lukaşenko’nun geniş toplumsal desteğe sahip olduğu görüldüğü için, herşeye rağmen, Rusya’dan bir ölçüde uzaklaştırılabilecek bir yönetimle işbirliği yapmayı seçtiler. Böylelikle AB, Belarus’ta bu Ekim ayında düzenlenen seçimlerden önce, seçimlerin olaysız geçmesi halinde, yaptırımları askıya alabileceğini sinyalini verdi ve seçimlerle ilgili hile iddialarına bu sefer fazla aldırış etmeksizin, seçimlerin ardından, yaptırımları dört ay için askıya aldığını açıkladı.

Sonuç Veya Belarus’un Ukrayna’dan Farkı

Ukrayna’da önceki Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç Rusya ile Batı arasında çok yönlü dış politika izlemeye çalışmış, fakat Batılı ülkelerin açıktan destek verdiği ihtilal sonrasında, iktidardaki dördüncü yılında, ülkeden kaçmak zorunda kalmıştı. Öte yandan, Lukaşenko, Belarus’ta Yanukoviç’in bir zamanlar Ukrayna’da sahip olduğuyla kıyaslanmayacak kadar büyük desteğe sahip ve bunu Belarus muhalefeti de kabul ediyor. Yine Ukrayna’nın farklı siyasi eğilimlerin egemen olduğu bölgelere ayrılmasına karşılık (Rusya’ya  daha yakın olan güney ve doğu illerine karşılık Batı yanlısı ve milliyetçi Batı Ukrayna’nın varlığı), Belarus’ta bu şekilde bir bölgesel kutuplaşmadan söz etmek, mümkün değil. Bu şartlarda Batılı ülkeler, Lukaşenko’nun toplumsal desteğini gördükleri için, onunla yakınlaşmayı tercih ediyor.

Öte yandan, Lukaşenko’nun uluslararası politikada manevra alanının fazla geniş olmadığını belirtmek gerek. Zira, Rusya, her şeye rağmen, Belarus’un en büyük ticaret ortağı. 20Belarus’taki doğalgaz dağıtım firması Beltransgaz’ın tamamını satın alan Gazprom,  buna karşılık Belarus’a doğalgazın bin metreküpünü, piyasa fiyatlarının epey altından, 165 dolardan satıyor. Bu nedenle, Belarus’un her alanda Rusya’yı karşısına alacak bir dış politika izlemesini beklemek, gerçekçi değil. Fakat tıpkı Rus-Gürcü Savaşı’nın yaşandığı 2008 yılında olduğu gibi, Rusya ile Batı dünyası arasında baş gösteren gerginliğin, Lukaşenko yönetiminin manevra alanını epey genişlettiğini görüyoruz. 

Bu yazı 2343 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı