Hoşgeldiniz; Bugün 21 Eylül 2018 Cuma
Balkanlar ve Kıbrıs Araştırmaları Merkezi|08 Ekim 2014 Çarşamba

Kıbrıs Rum Tarafı Masadan Kalktı

Gözde Kılıç Yaşın tarafından yazıldı.

Sonunda Kıbrıs Rum tarafı ipleri kopararak, müzakere masasına artık oturmayacağını açıkladı. Rum basını gelişmeleri, Türkiye ile “1974’ten sonraki en büyük kriz” olarak değerlendiriyor. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Türkiye’ye dönük hukuki ve siyasi 30 maddelik yaptırım uygulayacağını ve bunların en hafifinin müzakerelerden çekilmek olduğunu açıkladı. Aynı sebeple Türkiye Atina Büyükelçisi Kerim Uras da Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’na çağrıldı ve kendisine Bakanlık Genel Sekreteri Anastasios Miçialis tarafından diplomatik tepki sunuldu. Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Türkiye’nin seyir duyurusunun yasadışı olduğunu bildirdi. Ancak bu tepkilerin haklılığı, Türkiye’nin bulunduğu bölgenin GKRY’nin deniz egemenlik alanında olup olmamasına göre değişir. Kıbrıs’ın 170 km.lik açığında yer alan bölgenin GKRY’nin karasularına girmediği de açık.

Türkiye’nin sismik araştırma yapacağı bölgeleri ilan ederek Kıbrıs Rum kesimi için 2 Ekim akşamı yayınladığı seyir duyurusu (Navtex) krizin doruk noktasını oluşturdu. Navtex, Türkiye’nin Larnaka ve Limasol açıklarında bulunan bölgede 20 Ekim-30 Aralık 2014 tarihleri arasında sismik araştırmalar gerçekleştireceğini duyuruyordu. Türkiye’nin Barbaros Hayrettin Paşa isimli sismik araştırma gemisinin kendisine eşlik eden bir firkateynle bölgede bulunmasının rahatsızlık yarattığı anlaşılıyor. Ancak açıklamalar daha ziyade “egemenlik ihlali” vurgusuyla yapılıyor. Türkiye’nin sismik arama yaptığı bölge, GKRY’nin tek taraflı Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan ederek 2,3 ve 9 numaralı parseller şeklinde belirlediği bölgeyle çakışıyor. Halbuki Türkiye zaten bu parselizasyonu, parseller için yapılan ihaleleri ve MEB ilanını tanımadığını açıklamıştı. Kaldı ki GKRY, Türkiye’nin egemenlik iddia ettiği bölgeleri de MEB ilanında kendinin varsayıyordu. GKRY’nin 12. Parsel olarak nitelendirdiği bölgede yapılan arama ve sondaj faaliyetlerini de Türkiye tanımamış, gerekli itirazlarını yapmıştı. Bugün yaşanan Türkiye’nin tanımama kararlılığının bir sonucudur.

Kıbrıs’ı birleştirme amaçlı müzakerelere de tarafların sırf “oyun bozan” izlenimi vermemek için katıldığı genel bir kanıdır. Son dönem müzakerelerinde de tarafların birbirinin önerilerinden hoşnut olmadığı, gerçekte de bir uzlaşma zemini bulunmadığı açıktı. Görüşmeler “dostlar alış-verişte görsün” minvali sürdürülüyordu ancak gerçekçi bir ilerleme sağlanamamıştı. Kalıcı ve adil bir çözümden ise oldukça uzak bir pozisyon söz konusuydu. Dolayısıyla GKRY’nin zaten süreci uzatmak, zamana yaymak stratejisi uyguladığı müzakerelerde çözüm arayışında olmadığı, doğalgaz arama krizini de fırsat olarak değerlendirdiği açıktır. KKTC müzakere heyetinin başında bulunan –Cumhurbaşkanı seçimlerinde aday olduğu için bugün görevinden ayrıldı- Kudret Özersay’ın Rum tarafının tutumunun şantaj hamlesi olduğu ve asıl Rumlar sondaj çalışmasına tek yanlı başladığında, Kıbrıslı Türklerin müzakerelerle ilgili olarak adım atması gerektiği yorumu son derece haklıdır.

Öte yandan GKRY’nin tek yanlı MEB ve parselizasyon uygulaması ile 9. parsel olarak bölümlendirdiği bölgede arama faaliyetleri yapması için anlaştığı İtalyan ENI ve Güney Koreli KoGas şirketlerinin Türkiye’nin faaliyetinden pratikte etkilenmeyeceği dile getiriliyor.[1] Buna göre Türkiye tarafından kapatılan bölgeye ruhsat sahibi ENİ-KoGas’ın şu anda faaliyette bulunduğu 9. parselin çok küçük bir bölümü giriyor. 2 ve 3 numaralı parsellerde de Aralık sonuna dek ENİ-KoGas’in sondaj planı bulunmuyor. Bu çerçevede rahatsızlığın Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait gemilerin bölgede dolaşmasından kaynaklandığı ve müzakerelere Türk tarafını suçlayarak ara ya da son vermek için fırsat olarak değerlendirildiği anlaşılıyor.

KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ve Rum Yönetimi lideri Nikos Anastasiadis olağan programda 9 Ekim Perşembe günü Lefkoşa'daki ara bölgede yeniden bir araya gelecekti. BM Genel Sekreteri'nin Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide'nin de katıldığı 17 Eylül 2014 tarihli görüşmede, yapılandırılmış müzakerelerde bir sonraki aşamaya geçilmesi konusunda anlaşmaya varılmıştı. Müzakerelerde varılan bu aşamanın Rum Yönetimi’nin bu tepkisinin ana sebebini oluşturduğunu vurgulamak gerekir. Zira Anastasiadis’in kabul etmek zorunda kaldığı yeni aşamaya geçme kararından ötürü ülkesindeki tüm çevrelerce eleştirildiği ve bir şekilde frene basmak için herhangi bir bahaneyi kullanmak için fırsat aradığı belliydi. Sonuçta 12. parseldeki çalışmalar boyunca da Türk gemileri çalışmaları yakından takip etmişti ancak bu, müzakerelerin durdurulmasına sebep olmamıştı. O halde 1974’ten sonraki en büyük kriz nitelemesini kazanan gelişme, Rum tarafının müzakerelerin ciddiyetini vurgulayan yeni bir aşamaya geçmek istememesinden kaynaklanmaktadır.

Bugün kesin olan 9 Ekim görüşmesine Anastasiadis’in katılmayacağı ve 30 maddelik yaptırım paketinde KKTC-GKRY sınırının kapatılmasının da bulunduğudur. Sınırların kapatılması ise ilişkileri 10 yıl geriye götürecek bir adımdır. Açıklamada sınırın kapatılması tedbirinin “Kıbrıs Türk tarafına ekonomik zarar vermek” amacıyla birlikte anılması da oldukça ilginç. Ekonomik krizi her geçen gün derinleşen GKRY’nin bu vurgusu AB’nin Annan Planı döneminde söz verip de Kıbrıslı Türklerle “doğrudan ticareti” doğrudan Türklerle başlatmak yerine GKRY üzerinden geliştirdiği formülleri akla getirmektedir. (İlgili makale için bkz. http://www.21yyte.org/tr/arastirma/balkanlar-ve-kibris-arastirmalari-merkezi/2010/05/24/7797/limanlarin-acilmasina-karsilik-tayvanlastirilmis-kktc-mi)Dolayısıyla bu noktada bir engelleme yaratmayı amaçlamış olmaları mümkündür. Akılcı bir diplomasinin AB’yi Kıbrıslı Türklerle Rum engeli olmadan ticari ilişki kurmaya zorlayabileceğini not düşmek isteriz. Öte yandan Rum Yönetimi’nin “ekonomik açıdan zorlamak” vurgusu, hidrokarbon yatakları gelirini Türklerle paylaşma sözünden dönme ihtimalini de akla getirmektedir. Bu söz zaten Nasrettin Hoca’nın borcunu dikenli tele takılacak koyun yünlerini satarak ödeme planına benzemektedir. Ancak gelirin paylaşılması GKRY açısından bir iyi niyet göstergesi değil, zorunluluktur. Bu nedenle de zaten pek çok ihtimalin gerçekleşmesi sonrasına ertelenmiş bulunan gelirdeki Türklere ait payın verilmesine yeni engeller çıkarılması durumunda buna sessiz kalınmayacağı da Türkiye ve KKTC tarafından vurgulanmalıdır. Unutulmamalı ki henüz barış sağlanmamış, çözüm planı oluşturulmamışken Rum tarafı tek taraflı ilanlarla hem Türkiye’nin hem Kıbrıs Türklerinin haklarını yok farz ederek sondaj çalışmalarına başlamıştı. Bugün müzakere masası gelişmelerden etkileniyorsa Rum tarafının hamleleri nedeniyle etkilenmektedir. Öte yandan Türkiye’nin GKRY’nin tek taraflı ve tüm itirazlara rağmen gerçekleştirdiği MEB ilanını tanımaması ve kendi deniz egemenlik alanlarını koruması da zaten olması gerekendir. Olası bir geri adım, Rum tarafının MEB ilanına zımni tanıma olarak algılanacaktır. Halbuki Kıbrıs’ta bölünmüşlük ya da her ne adla adlandırılırsa adlandırılsın bir sorun ve müzakere süreci olmasaydı dahi Türkiye zaten GKRY’nin yaptığı tek taraflı deniz egemenlik alanı ilanını kabul etmeyecekti ve zaten etmemeliydi. Bu aşamada Türkiye’nin de yeni bir kart açması ve KKTC ile doğrudan ticareti içeren anlaşmalara gidilmesini sağlayacak adımı atması yerinde olacaktır. Bir nedeni konjonktürün esasen Türkiye’yi ve KKTC’yi buraya sürüklemesidir. Diğer nedeni ise muhtemelen yeniden başlatılacak müzakerelerde Rumların masaya oturmaya razı olmak için “mağdur taraf olarak” isteyecekleri bakımından pazarlık payının yükseltilmesidir. 



[1] ABD Rum Yönetimi’ne soğukkanlılık tavsiye etti, 7 Ekim 2014, http://www.gundemkibris.com/abd-rum-yonetimine-sogukkanlilik-tavsiye-etti-93469h.htm

Bu yazı 6543 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı