Hoşgeldiniz; Bugün 23 Nisan 2018 Pazartesi
Balkanlar ve Kıbrıs Araştırmaları Merkezi|14 Mayıs 2014 Çarşamba

AİHM Kararına İtiraz

Gözde Kılıç Yaşın tarafından yazıldı.

AİHM 13 Mayıs 2014 tarihli kararıyla iki ilki birden gerçekleştirmiş oldu. AİHM, ilk kez iki devlet arasındaki siyasi bir konu hakkında bir tazminata hükmetti ve aynı zamanda ilk kez bu kadar yüksek bir tazminat miktarı belirlendi. Türkiye’nin Kıbrıs Rum Yönetimi’nce yönlendirilen davalarda ilk mahkumiyeti değildir ancak o davalar bireysel başvurularla açılmıştı. Bu nedenle ilk kez bir devletin açtığı devletlerarası bir davada Türkiye aleyhine mahkûmiyet söz konusu olmuştur. Bu kararın başka bazı davaların hazırlanmasına sebep olacağına hiçbir şüphe bulunmamalıdır. AİHM’nin kararı pek çok yönüyle tartışmaya açıktır. Kuşkusuz ki dava sürecinde Türkiye’yi mahkemede temsil edenlerin yaptıkları, yapmadıkları ya da yeterince yapmadıkları gibi Türkiye’yi yönetenlerin yaptıkları ve yapmadıkları da tartışılacaktır. Burada Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun kararın Türkiye açısından bağlayıcılığı olmadığı yönündeki sözünden hareketle AİHM kararına bir itirazın mümkün olup olmadığı noktası tartışılacaktır.

İtiraz Mümkün müdür?

Öncelikle AİHM kararlarına itirazın mümkün olduğunu belirtmekle başlamak gerekir. Pek çok bireysel davada bu yol kullanılmıştır. Türkiye’nin de devlet olarak temyize gittiği kararlar mevcuttur. Nitekim daha önce Türkiye, AİHM’nin Şırnak’ın Kumçatı ve Koçağılı köylerinde 1994 yılında 38 kişinin ölümüyle ilgili verdiği tazminat cezası da temyiz edilmişti. 1994’de Şırnak’ta iki köy bombalanmıştı, olaydan PKK sorumluydu ancak AİHM Türkiye’ye 2 milyon 305 bin Euro tazminat cezası vermişti. Türkiye’nin bu karara itiraz nedeni ise mahkemenin PKK’lılardan “özgürlük savaşçısı” olarak bahsetmesiydi. Mahkeme kararında Cenevre Sözleşmesi’nin ihlal edildiği savunulmaktaydı. Cenevre Sözleşmesi’ndeki “sıcak çatışmalarda uyulması gereken asgari kurallara işaret edilmesi” ifadesi, önemlidir. Zira bu karar aynı zamanda bir gün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin uluslararası ceza mahkemelerinde sanık yapılmasının da önünü açmaktadır. Şubat 2014’de AİHM’nin bu kararına karşı temyiz başvurusu yapılmıştır. Bu davada da yeterli savunma yapılmadığı kanaati hakimdir.  Dolayısıyla itirazdan bir sonuç bekleniyorsa ilk davanın görülmesi sırasından eksik bırakılmış savunmanın şimdi tamamlanması hedeflenmiştir diye düşünmek gerekecektir.

AİHM Kararları Siyasi midir?

Belki doğru soru, “Hangi mahkemenin kararı siyasi değildir ki? olmalıdır. Hukuku siyaset, siyaseti egemen güç belirler. Bu çerçevede tamamen adalet duygusu ve mevcut normlar çerçevesinde alınan kararlar esastır ancak siyasetin ilgi alanına giren davalarda egemen güçlerin isteğiyle yönlendirilen kararlar da mevcuttur. AİHM açısından da aynı durum geçerlidir. Bireyleri ilgilendiren davalarda AİHM’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi çerçevesine bağlı kalması ama devletleri ilgilendiren davalarda hakimlerin bağlı bulundukları devletlerin çıkarlarını gözetmeleri bir anlamda doğaldır. Nitekim yargıçlar, her taraf devletin sunacağı üç kişilik aday listesinden Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından seçilmektedir. Dokuz yıllık süre için seçilen yargıçların tekrar seçilmesinin mümkün olmadığının düzenlenmesi, bir anlamda yargıçların vicdanını –bir daha seçilme kaygısı söz konusu olmadığı için- özgür bırakmaktadır. Ne var ki bu, yargıçların mahkemede bir anlamda devletlerinin de temsilcisi oldukları gerçeğini değiştirmemektedir. Bu noktada AİHM’nin 17 Aralık 2013 tarihli Doğu Perinçek davasında davalı taraf İsviçre devleti iken İsviçreli Hakim Helen Keller’in de İsviçre’yi İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ihlal etmekle sorumlu bulan kararda imzası olduğunu eklemek gerekir. Ancak unutulmamalı ki İsviçre “inkar yasasını” parlamentoda geçirdiğinde dönemin İsviçre Adalet Bakanı Christoph Blocher da bu kararın aleyhine tavır almıştı. AİHM kararını yorumlarken de[1] “AİHM ilk kez doğru bir karar verdi. Genelde iç işlerimize karışılmasına sevmem ama bu kararı destekliyorum” demiştir. İsviçre Parlamentosu’nun aldığı kararı da “Bu kadar aptalca bir karar olamaz zaten. Böyle bir şey olabilir mi? Bir Meclis tarihte yaşanmış olayların nasıl yaşandığını, nasıl nitelendirileceğini belirleyemez. Üstelik İsviçre meclisinin bir kanadı olan Senato (Ständerat) ve İsviçre Hükümeti (Bundesrat) 1915 olaylarını soykırım olarak niteleyen kararı onaylamamıştır. Yapılan oylamalarda teklif reddedilmiştir. Keza bizim fraksiyonumuz da red oyu kullandı. Dolayısıyla bu meclis kararı da geçerli değildir.”  ifadelerini kullanmıştır. Dolayısıyla İsviçreli Hakim Hellen Keller de kendi ülkesinin yargılandığı davada davalı aleyhine olan kararı imzalamakla bir anlamda devletinin (parlamento değil devlet) çıkarlarını gözetmiş olmuştur. Keza onun onayı olmasaydı da karar çıkacaktı ancak onun imzasıyla İsviçre ileride kendisi üzerinde yük olabilecek bir parlamento kararının yükünden kurtulmuştur. Dolayısıyla her ne kadar yargıçların tümünü bağlayacak şekilde siyasi kararlara aracı olduklarını söylemek –tek tek ispat mümkün olmadığı için- doğru olmayacaksa da yargıçlar üzerinde yürütülen lobi faaliyetleri, bazı yargıçların davacı devletlerdeki kimi şirketlerle ortaklıkları, bu devletlerde ağırlandıkları gibi kendi devletlerinin siyasi tavrına uygun hareket ettiklerinin de pek çok örneği bulunmaktadır. Bu nedenle AİHM kararlarının kesinlikle siyasi bir yönü bulunmaktadır.

AİHM Kararına Uyulmaması Mümkün mü?

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni imzalamak ve sözleşmeyi ulusal hukukun parçası haline getirmekle devlet, AİHM’nin yargılama yetkisini de kabul etmektedir. Mahkeme kararlarının yerine getirilmesi, Avrupa Konseyi Bakanlar(Delegeler) Komitesi aracılığıyla yapılmaktadır. Dosya Komite’ye gönderilir ve kararların yetine getirilmesini artık Komite takip eder. Bakanlar Komitesi, mahkeme tarafından hükmedilen “adil tazmin” miktarının somut olarak başvurucuya ödenip ödenmediğini de denetler. AİHM kararlarının yerine getirilmemesi ile ilgili pek çok örnek bulunmaktadır. Örneğin Batı Trakya Türklerinin AİHM’e taşınan davalarında Yunanistan, hükmedilen tazminat miktarlarını ödemiş ancak ihlallerin tekrarını önleyecek sorumluluklarını yerine getirmemiştir. Seçilmiş Müftü’lerin göreve iade edilmemesi ve sanki bir AİHM kararı yokmuş gibi Müftü atamayı sürdürmesi en net örneklerden biridir.

Bu konuda Türkiye’nin Yunanistan’dan bir farkı bulunmaktadır. Yunanistan AB üyesidir ve dolayısıyla AİHM kararlarını uygulamaması durumunda çok ciddi bir baskı görmemektedir. Ancak Türkiye açısından durum, bundan sonraki tüm ilerleme raporlarında kayıt altına alınacak, 27 AB üyesi ülkenin her birinin yetkililerince defalarca gündeme getirilecek ve yeni bir baskı nedeni olacaktır. Kaldı ki Türkiye bundan önce de hükmedilen tazminat miktarını ödemeye zorlanmıştır. Örneğin AİHM’nin Louzidiu Davası’na ilişkin belirlediği tazminat miktarının ödenmesi, Avrupa Konseyi Delegeler Komitesi’nin 2 Aralık 2003 tarihli toplantısında, dönemin Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül’ün imzasıyla “diğer davalara emsal teşkil etmemesi” koşuluyla kabul edilmiştir.[2] Gerçi aynı toplantıda Türkiye için Kıbrıs ile Avrupa Birliği arasında herhangi bir bağ kurulmayacağı konusunda da anlaşmaya varılmıştı…

Öte yandan AİHM tazminat kararında, üç aylık tazminat miktarını ödeme süresinin bitiminden itibaren öngörülen tazminat miktarına Avrupa Merkez Bankası’nın borçlanma faiz oranlarının uygulanacağına da hükmetmektedir. Dolayısıyla mahkeme kararını yok saymak kendi başına çözüm değildir. İleride bir gün bir başka hükümet, -Louzidiu Davası’nda hükmedilen tazminatı ödeme kararının AKP hükümetince alındığı gibi- 13 Mayıs 2014 tarihli bu tazminatı ödeme kararı alırsa borç daha ciddi rakamlara ulaşmış olacaktır.

Türkiye’nin AİHM’nin Kıbrıs Kararlarındaki Tutumu

Louzidiu Davası demişken Türkiye’nin Kıbrıs Rum Yönetimi menşeili AİHM davalarındaki tutumundan da bahsedilmesi gerekmektedir. Nitekim bu davaların her biri birer pilot dava niteliğindedir ve ardındaki yüzlerce yeni dosya için emsal oluşturma özellikleri bulunmaktadır. Öte yandan bu davaların tümü birden dikkate alındığında her bir kazanımı Rum Yönetimi’nin yeni bir konuda daha kazanılacak dava olarak değerlendirdiği bir vakıadır.  Louzidiu Davası’nda hükmedilen tazminat miktarının ödenmesine dek bu tür davaların siyasi içeriği gerekçe gösterilerek Türkiye açısından bağlayıcılığı bulunmadığı öne sürülebilirdi. Ne var ki Louzidiu Davası’nda Türkiye’nin tazminat ödemeyi 7 yıl sonra kabul etmesi “işgal altındaki topraklar” şeklindeki Rum tezinin dolaylı kabulü anlamına geliyordu.[3] Dolayısıyla bugünkü tazminat kararı ile geçmişteki bu davanın bağı reddedilemeyecek boyuttadır. Bu nedenle her ne kadar emsal teşkil etmeyeceği garantisi alınarak Abdullah Gül’ün imzası ve kabulüyle tazminatın ödenmesine karar verilmişse de karara uyulmakla birincisi Türkiye’nin “işgalci” olduğu kabul edilmiş ikincisi emsal kararların yerini alan kurumun statüsü AİHM kararlarını aratmamıştır. AİHM sonraki bir kararında KKTC’de kurulan Mal Tazmin Komisyonu’nu “iç hukuk yolu” olarak kabul etmiştir ancak bu iç hukuk yolu da zaten AİHM’nin Louzidiu kararı çerçevesinde hareket etmiştir.

Arestis Davası da Türkiye’nin AİHM’nin Kıbrıs konulu davalarındaki tutumu bakımından bir başka kırılma noktasıdır. Arestis Davası’nda dava konusu mülkün aslında Türk vakıf malı olduğunu ispatlayan belgelerin mahkemeye sunulmakta gecikilmesi(!) haksız yere malın iadesi ve tazminat ödenmesini gerektirmişti. Üstelik hâlâ Maraş’ın yüzde 90’ının Türk vakıf malı olduğu konusu masaya getirilmemiştir, üstelik müzakerelerin gidişatı da Türk tarafında böyle bir niyetin bulunmadığını göstermektedir.

Dolayısıyla Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun tazminatı ödemeyi düşünmedikleri yönündeki açıklaması, kendinden önceki Dışişleri Bakanı’nın 2003’de aldığı karar nedeniyle zayıf kalmaktadır.

Yapılması Gerekirken Yapılmayanlar

Bugüne dek yapılması gerekirken yapılmayanları kısaca şöyle özetleyebiliriz:

·         Kuzeydeki Rum malları gündemden düşürülmezken Türklere âit 5500 evin Rum göçmenlere dağıtılmış olduğu ve Türk arazileri üzerine Rumlarca 8000 ev inşa edildiği, 3500 Türk sahipli mağaza ve lokantanın Rumlarca işletildiğine dikkat çekmek üzere politika üretilmemektedir. Bunların AİHM’e taşınması sistemleştirilmemektedir.

·         KKTC-Mal Tazmin Komisyonu eliyle kuzeydeki Rum mülkleri sorunu çözüme kavuşturulurken Rum Yüksek Mahkemesi, Rumlara verilen taşınmaz mallarının iadesini isteyen Türklerin davasını “mallarının idaresinin Rum İçişleri Bakanlığı bünyesindeki Kıbrıs Türk Malları Vasiliği’nde olduğu” kararıyla sonuçlandırmaktadır. Rum mahkemelerinde tıkanan süreç AİHM’ne taşınmamaktadır.

·         KKTC yetkilileri, Kuzey’de kalmış Rum mülkleri konusunu bir sorun olarak kabul edip takas, iade ya da tazminat yoluyla ciddî biçimde çözümleme niyeti taşırken GKRY güneydeki Türk mülkleri sorununu kapsamlı bir çözüm sonrasına ertelenmektedir. Konu gündemde tutulmalıyken müzakere sürecine zarar vermemek adına sessiz kalınmaktadır.

·         Feragatnameler yoluyla mülkiyeti KKTC devletine geçen güneydeki Türk mallarını korumaya dönük herhangi bir çalışma yapılmamaktadır.

·         Kıbrıs Vakıflar İdaresi’ne âit olan ve Rum tarafında kalmış olan Türk vakıf malları için resmî düzeyde çalışmalar yetersiz kalmakta, daha önemlisi çalışma sonuçları kamuoyuyla düzenli paylaşılmamaktadır.

·         Maraş için dava açılması gerekirken aslında vakıf malı olduğunu ispatlayan belgelerin AİHM’e taşınmaması nedeniyle Arestis davasında tazminat ödenmiş, üstelik malın iadesi kararı da gündeme gelmiştir. Burada gösterilen yetersizlik Maraş’taki vakıf mallarının geri kalanının kurtarılmasında da sürdürülmektedir. Tapu çalışmalarının yapılması sağlanmış ancak 16 bin orijinal tapunun doğrudan mülhak vakıf olduğunu gösterir tapular üzerinden gerekli politika oluşturulmamıştır.

·         Sadece Yunanistan yüksek mahkemesinin 1979 ve 2008 tarihli kararları derlenerek dahi  AİHM’nin 1974 Harekatı’nın yarattığı sonuçları inceleyen davasında güçlü bir savunma yapılabilirdi ancak anlaşılan Türkiye’nin neden Kıbrıs’a harekat düzenlemek zorunda kaldığı mevzusu anlatılamamıştır. Bunun yerine hayatını kaybeden, yurtlarını terk etmek zorunda kalan Türklerin haklarının hukuk yönünden aranmasına girişilebilirdi; pilot davalarla uğranan hak yitimi AİHM önüne getirilebilirdi ancak bu adımlar atılmamıştır.

Bu çerçevede Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Tanımadığımız devletle ilgili bir mahkeme bize dönük bağlayıcı karar empoze edemez” açıklaması, içerik bakımından öncelikle itirazın Türkiye’nin Garantörlük Hakkı’na dayanarak gerçekleştirdiği 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nın cezalandırılmasına yönelik vurgunun bulunmaması nedeniyle eksiktir. Diğer taraftan mahkeme kararının bağlayıcılığı olmadığını ifade etmek bu konuda gelecek baskıları durdurmayacağı için kendi başına bir anlam ifade etmemektedir. Kısacası Türkiye’nin tanımadığı bir devlete “tazminat yükü” olamayacağını söylemek ya da Türkiye için kararın bağlayıcı olmadığını basın açıklamasında dile getirmek hukuken anlam taşımayan beyanatlardır. İtiraz varsa bunun hukuki prosedürler çerçevesinde yapılması; temyize gidilmesi veya mevcut kararı hükümsüz bırakacak yeni bir davanın açılması yolunun izlenmesi gerekir.



[1] Mücadele sonuç verdi! İsviçre soykırım yasasını kaldırıyor, 2 Şubat 2014, Aydınlık Gazetesi

[2] Ayrıntıları için bkz. Gözde Kılıç Yaşın, Mal Tazminlerinde Yeni Aşama, Cumhuriyet Strateji, S. 79, 2005

[3] Ayrıntı için bkz. Gözde Kılıç Yaşın, Konjonktür Dışı Bırakılan Kıbrıs’ta Kimin Çözümü?, 2023 Dergisi, s. 94, Şubat 2009

Bu yazı 15873 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı