Hoşgeldiniz; Bugün 23 Nisan 2014 Çarşamba
PDF Balkanlar ve Kıbrıs Araştırmaları Merkezi|01 Mart 2012 Perşembe

Araçsallaştırılan “İnsani Müdahale” ve Siyasallaşan Hukuk

Gözde Kılıç Yaşın tarafından yazıldı.

Savaşmanın risklerinin ve maliyetinin uluslararası örgütler üzerinden diğer devletlerle paylaşılması, savaşların meşruiyetini arttırmaktadır ve adı da artık “operasyon” olabilmektedir.

Küreselleşme, bugün Batı sisteminin yaygınlaşması ve bu süreçte dünyanın yeni bir yöne evrilmesi şeklinde gerçekleşiyor. Bundan anlaşılması gereken, Batı sisteminin alt yapısını oluşturan kapitalizmin ya da daraltırsak liberal ekonomik yapının, insan hakları, demokrasi gibi Batı sisteminin üst yapısını oluşturan değerlerle birlikte tüm küreye yayılmasıdır. Eşgüdümlü bir yayılmanın olacağı düşünülebilecekse de, günümüz gerçekleri aslında birinin diğerine kılıf olduğunu gösteriyor. Tarihsel süreçte de "beyaz adam", sömürgecilik çağında "aşağı halklara" medeniyet taşıma misyonunu; İkinci Dünya Savaşı döneminde ise özgürleştirme misyonunu üstlenmişti kendince. Aslında yeni dönemde bu ikisinin birleştirilerek yeniden isimlendirildiğini ve formüle edildiğini söyleyebiliriz. Bu anlamda, her ne kadar küreselleşmenin teşvik edici yanı varsa da insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü gibi kavramlar bugün de amaç olmaktan ziyade araçsallaştırılmışlardır. Üstelik "iç işlerine müdahale yasağı" ve "toprak bütünlüğüne saygı" gibi devletlerarası hukukun temel ilkeleri de ciddi bir dönüşüm geçirmekte; "insan hakları" bu ilkelerin istisnası haline getirilmektedir. Devletlerin egemenliği ise tam da küreselleşme retoritiğine uygun biçimde yeniden tanımlanmakta ve esasen içi boşaltılmaktadır. Devletler, sadece müdahaleye açık hale gelmemiş aynı zamanda "büyük güçler" talep ettiğinde başka bir devletlere yönelik saldırıya ya da operasyona eşlik etmek zorunda bırakılır hala gelmiştir.

Devletin egemenliği, uluslararası hukuk çerçevesinde karşılıklılık ilkesi uyarınca devletlerin uluslararası ilişkilerde eşitliğini öngörmektedir. Westphalia Antlaşmasından adını alan ve devletleri "egemen eşitlik" ilkesi çerçevesinde tanımlayan "Westphalia Sistemi", içte en üstün iktidarın belirli bir toprak parçası üzerinde sınırsız otorite sahibi olmasına; dışta ise diğer devletlerin bu otorite alanına müdahale yasağına dayanmaktadır. Egemen eşitlik ilkesi çerçevesinde şekillenen ve devletleri, toprakları üzerindeki bütün konularda "egemen" sayan "Westphalia Sistemi", insan hakları meselesini de devletlerin "iç işleri" alanında kabul edip ve içeriye ait herhangi bir sebeple "dışarıdan müdahale"ye cevaz vermemekteydi.Zamanla uluslararası ilişkilerin ve sorunların yoğunlaşması, devletlerin konum ve rollerinde de bir dizi değişikliği zorunlu kılmıştır. Devletler arasındaki ilişki ağlarının oluşturduğu sisteme dahil olan her üye devlet, diğer üye ülkelerle olan siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkilerden ve bu ilişkilerin oluşturduğu bütünsel yapıdan önemli ölçüde etkilenir olmuştur.

20. yüzyılın başında Milletler Cemiyetinin (1920), ardından da Birleşmiş Milletlerin(1945) kurulmasıyla klasik uluslararası sistemin dönüştürülmesi süreci başlamıştır. BM, "emperyalist bir dünya düzeninin politik-hukuki iktidar tekellerini" oluşturma işlevini yüklenerek bu güne kadar görevini sürdürmüş ve tüm ulus-devletlerin uluslararası bir örgütte birleştirilmesini başararak, evrensel normlardan kaynaklanan bir "uluslararası hukuk"u yaratmıştır.[1]Bu süreç ulus-devletler açısından egemenlik haklarının paylaşması demek olmuştur. BM'yle, bir yandan sömürgecilikten kurtulan yeni devletlerin 'biçimsel' eşitliği ve bağımsızlığını tanınırken, diğer yandan bu biçimsel bağımsızlığı sınırlayacak ve ulusal politikaları manipüle etmeyi sağlayacak "üstün ortak amaçlar" formüle edilmiş ve onlara dayalı politikalar yürütülmüştür. "İnsan hakları, barışın ve güvenliğin korunması", ulus-devletin uluslararası hukuktaki egemenlik haklarını sınırlayan hukuksal ilkelerin en başında yer almıştır.[2]

İnsan hakları alanındaki bu hızlı gelişme "insan hakları" konusunu ulus-devletin içişleri olmaktan çıkarıp, uluslararası bir mevzu haline getirmiştir. Dünya sistemine katılmayı kabul eden bir devlet, AGİK'e Paris Şartı Kopenhag Kriterleri'ne veya Evrensel İnsan Hakları Bildirisi'ne imza atmakla bu belgelerin öngördüğü temel hakları kendi vatandaşlarına da tanımayı ve vermeyi taahhüt etmiş olmaktadır.[3] Bu nedenlerle uluslararası insan hakları kuruluşları, Af örgütü, Helsinki İzleme Komitesi ve benzeri kuruluşlar ulus-devletin uygulamalarını denetleme ve bu anlamda iç işlerine karışma yetkisini kendilerinde bulmuşlardır. Bugün insan hakları kavramının gelişmiş ülkelerce araçsallaştırılarak az gelişmiş ülkeleri kendi amaçları doğrultusunda yönlendirmek amacıyla kullanıldığı konusunda bir şüphe yoktur.

İnsani Müdahale

Bireylerin uluslararası alanda hak sahibi sayılarak, ulus-devletin egemenlik haklarının aşındırılması 90'larda küreselleşmenin hakimiyeti ile birlikte yeni bir aşamaya ulaşmış ve insan hakları, uluslararası sistemin yeniden düzenlenmesinde anahtar bir konum edinerek ulusal iktidarın zayıflatılmasında kullanılır olmuştur.[4] Ancak mesele sadece ulusal pazarlarda sıkışmış sermayenin önünü açmak olmadığı gibi küreselleşme ya da getirdiği Yeni Dünya Düzeni de salt serbest piyasa ekonomisini ya da demokrasiyi "insan hakları" üzerinden yaygınlaştırmak değildir. Tek Dünya Devleti olarak isimlendirilen yine bir sistemin önünde duran engeller arasında devletler arasındaki sınırlar da bulunuyor ve bazen sınırların yeniden düzenlenmesi için savaş gerekiyor. Ancak artık Soğuk Savaş döneminin vekaleten savaşlar dönemi kapanmış; vekaleten terör faaliyetleri de perdelenmek durumunda kalmıştır. Savaşmanın risklerinin ve maliyetinin uluslararası sistemin başat aktörleri görünen uluslararası örgütlerle paylaşılması, savaşların meşruiyetini arttırmaktadır ve adı da artık "operasyon" ya da "harekat" olabilmektedir. Bir devletin egemenliğine ve topraklarına yönelik müdahalenin yapılabilmesi için haklı ve meşru gerekçeler gerekmektedir ve bunun için de hedef ya "insan haklarının ağır ihlali" fiilinin içine çekilmektedir ya da kurgulanmış insan hakları ihlalleri sahneleri görsel medya üzerinden dünya kamuoyunun seyrine yayılmaktadır. Savaşlar artık el birliğiyle barış için yapılmaktadır ve "insani müdahale" ismini almıştır. Reel siyaset kendi doktrinini de doğurmuştur ve insani müdahaleyi savunanların temel tezi de insan haklarının devlet egemenliğine önceliğine dayandırılmaktadır. Ne var ki uygulamada, müdahale öncesi hayatını kaybeden sivillerin 3-4 misli sivil müdahale sonrasında ölmektedir. İnsani müdahaleler, müdahale sonrasında barışı ve insanca yaşamı vaat ederken arkalarında birer virane bırakmakta, şehirlerin alt yapıları tamamen yok edilmektedir. Etnik temizliğin, Bosna'da, Kosova'da, Irak'ta ve Afganistan'da müdahale sonrasında büyük bir hızla artması, müdahalelerin insani boyutunu şüphe altında bırakmaktadır.

İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi'nin üzerinde durulmayan ve analizi de yapılmayan "Libya halkı Kaddafi'yi seviyor, Libya ziyaretimde bunu gözlerimle gördüm. Olanların halk ayaklanması ile ilgisi yok."[5] ifadesi Arap Baharı'nın perde arkasını gözler önüne seren bir açıklamadır. Kaddafi'ye karşı bir komplo düzenlendiğini iddia etmesi ve "Bazı güçlü kişiler, Kaddafi'yi uzaklaştırarak yeni bir dönem yaratmak istiyorlar" açıklaması sadece Libya'nın birden bir neden karıştığını değil tüm Arap dünyasını ve Orta Doğu'yu hedef alan değişim sürecinin nedenlerinin ipuçlarını da vermektedir. İtalya'nın da desteğiyle NATO Kaddafi'nin güçlerini bombalarken Berlusconi'nin yaptığı NATO müdahalesine karşı olduğu ancak NATO ile birlikte hareket etmek zorunda kaldığı açıklama da Yeni Dünya Düzeni'ni yaratan sistemin çarklılarının zorlayıcılığını ortaya koymaktadır.

"Amerika'nın baskısı, Cumhurbaşkanı Georgio Napolitano'nun tutumu ve Parlamento'nun kararı karşısında zaten başka hangi seçeneğim vardı ki?" diyerek İtalya Başbakanı, bir yandan ABD'nin Arap Baharı sürecindeki başat rolünü ortaya koymakta bir yandan da NATO'nun "insani müdahale" operasyonlarının işleyişini gözler önüne sermektedir. Berlusconi'nin açıklamaları "Balkan Kasabı" lakabıyla anılan ve Bosna-Hersek'te soykırımı dahil işlenen pek çok savaş suçunun sorumlusu Slobadan Miloseviç'in olarak Lahey'deki Uluslararası Mahkeme'de yargılaması sırasında dönemin ABD, Fransa ve İngiltere devlet yöneticilerini tanık olarak çağrılması talebini anımsatıyor.

Yıllar Öncesinden Planlanan Savaşlar

Saraybosna'nın 43 ay süren kuşatılması sırasında 12 bin kişinin öldüğü bombalamanın emrini vermek ve Srebrenitzsa'da 8 bin Bosnalı erkeğin öldürüldüğü soykırımı düzenlemekle suçlanan ve yargılanması devam eden[6] Bosnalı Sırpların eski lideri Radovan Karaciç de BM Savaş Suçları Mahkemesi'ndeki savunmasında "dünyanın nasıl yönetildiği" sorusuna çarpıcı açıklamalar getirmişti. Batı ülkelerinin uzun bir zaman öncesinde Yugoslavya'nın parçalanışını ve Bosna Savaşı'nı planladığı aktarmış, ABD'li diplomat Richard Holbrooke'la da Temmuz 1996'da kendisine yargı dokunulmazlığı garantisi veren bir anlaşma yaptıklarını iddia etmişti. İddiasına göre Karaciç'in kamu görevini terk etmesi ve ortalarda görünmemesi yeterli olacaktı.[7] Açıklama arka planda yapılan pazarlıklar ve vaatlerin gün yüzüne çıkması için taraflardan birinin can güvenliğinden de endişe duyarak yargılanmasının ya da fazla ömrünün kalmadığına inanarak hatıralarını dile getirme ihtiyacı duymasının gerektiğini gösteriyor.

Kapalı kapılar arkasında vaatlerde bulunduğunu ve "işlenen suça" devam etmesi yönünde yüreklendirildiğine ilişkin ifadeler Miloşeviç'in savunmasında ve açıklamalarında da bulunuyordu. İtiraflardaki Batılı liderlerin sorumluluğunu ve suçunu ortaya koyan ifadelerden de önemlisi savaşın yıllar öncesinden planlandığı iddiasıdır. Karaciç'in "Yugoslavya'nın parçalanması ve Bosna Savaşı, ben daha siyasete atılmadan önce büyük güçlerce planlanmış. Askeri güç ve istihbarat imkânlarını kullanarak bu olayların fitilini ateşlediler" sözleri tamamen gerçeği yansıtıyor. Nitekim 26 Ekim 1990 tarihli Newsweek'te yayınlanan "2000 Yılında Avrupa" olarak isimlendirilen harita, "20. yüzyılın bu son on yılında, Avrupa yeni bir görünüm alacak. Yeni devletler doğacak, eski sınırlar kayacak, yeni bölgesel gruplaşmalar oluşacak" haberiyle yayınlanmıştı ve Karaciç'in iddiasının basına yansımış bir kanıtıydı. İddialara göre harita CIA kaynaklıydı ancak her nasılsa Miloşeviç'in "Büyük Sırbistan" planıyla tam olarak örtüşüyordu. Newsweek'in aynı özel haberi şöyle devam ediyordu: "Kimse Yeni Avrupa'nın şeklini tam olarak bilemez. Ama değişikliğin acılı ve korkulu olacağı kesin. Bu işlemi yönlendirmek, yeni Avrupa düzeninin yapılarını kurmaya başlamak için 34 milletin lideri bu hafta Paris'te bir araya geliyorlar." Sırpların harekete geçmesinden yıllar öncesinde savaş ile çizilmek istenen sınırlar resmedilmişti. Dolayısıyla Karaciç'in "Bosna savaşı, bazı ülkelerin emperyalist hedeflerine ulaşmak ve kendi askeri ittifaklarını hayata geçirmek için küçük bir halkı nasıl suiistimal edebildiklerinin göstergesidir"[8] sözleri, tam anlamıyla gerçeği yansıtıyor. Bu gerçek sadece Balkanları değil dünyanın Balkanlaşmaya müsait diğer bölgelerini de bağlıyor. Balkanlar için uzun soluklu bir savaş hazırlanmıştı ve aslında bu sadece bir başlangıçtı.

Uluslararası Hukukta Kırılma Noktası: Kosova Müdahalesi

Birleşmiş Milletler Şartına göre uluslararası barış ve güvenlik için güç kullanma tekeline sahip Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) bu yönde bir kararı bulunmamasına rağmen -Sırp baskısını sona erdirme adı altında- başlatılan NATO'nun hava saldırısı,[9] Konsey'in 10 Haziran 1999 tarihli, 1244 sayılı kararıyla icazet aldı. Böylece Kosova, Bosna-Hersek'ten sonra "uluslararası örgütlerin vesayeti altında oluşturulan etnik devletler"[10] silsilesinin ikinci örneği olmuştur. Bu arada o güne dek bir şekilde işleyen uluslararası hukukun "içişlerine müdahale" yasağı, şekil değiştirmiş ve şüpheli, belirsiz ve geniş yorumlanmaya açık "insani amaçlı müdahaleler"in önü açılmıştır. Aynı şekilde BM Şartı'nın Güvenlik Konseyi'ne tanıdığı "uluslararası" barış ve güvenliğin sağlanması konusundaki müdahale yetkisi de devletlerin iç işlerine sirayet edecek şekilde genişletilmiştir.

NATO için de 23–24 Nisan 1999'da kabul edilen "yeni stratejik konsept"e uygun biçimde amaç, yetki ve operasyon alanında sağlanmak istenen genişleme pratikteki uygulamasını gerçekleştirmiş, NATO'nun işlevinde dönüşüm sağlanmıştır. Balkanlarda üstelendiği görevlerle birlikte NATO'nun misyonu da çatışmaları engelleme, kriz yönetimi, acil müdahale operasyonları, insani operasyonlar çerçevesinde değişim göstermiştir. Balkanlarda üstelendiği görevler, NATO açısından kurumu geliştiren ve işlevselliğini arttıran birer tecrübe ve daha geniş operasyonlara hazırlık olmuştur. NATO için kuvvetlerinin esnekliğini ve kısa sürede yer değiştirme kabiliyetini ölçmek anlamında deneyim; daha ciddi çatışma, kelimenin gerçek anlamı ile söylemek gerekirse savaş durumu için tatbikat niteliğinde olmuştur. Böylece "11 Eylül" vakası henüz gerçekleşmeden 11 Eylül sonrası müdahalelerinin siyasi ve hukuki alt yapısı da büyük ölçüde hazırlanmıştır. Esasen New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'nin kulelerine 11 Eylül 2001'de yapılan saldırı, gerçekleşmemiş olsaydı bile "11 Eylül sonrası"nın yine de yaşanacağını söylemek mümkündür.

Bu anlamda Kosova, Soğuk Savaş sonrasında başlatılan yeniden yapılanma sürecinden karlı çıkmıştır. Diğer pek çok ülke halen "insan hakları" veya "azınlık hakları"nı tanıma, koruma ve geliştirme çağrıları ile yeni dönemin yönetim sistemine (!) uyumlaştırılmaya çalışılırken Sırbistan, eski Yugoslavya yönetiminin hırçın ve insanlık dışı müdahaleleri nedeniyle dünya daha sürecin başındayken Kosova'yı kaybetmiştir. Sırbistan "toprak bütünlüğü"ne saygı duyulması çağrıları yaparken esasen toprak bütünlüğü ve egemenlik hakları zaten 90'larda büyük ölçüde kayba uğramıştır. Balkanlarda yaşanan planlı savaşların bugün Orta Doğu'yu sardığı dikkate alınacak olursa Balkanlarda -aslında henüz bittiği söylenemeyecek- savaşların ardından ne tür bir düzen kurulduğu son derece önemlidir. Çünkü Balkanlar tarih boyunca her zaman bir ön-laboratuar görevi görmüştür ve büyük çözülmelerin itici gücü olarak kullanılmıştır. Genellikle de Balkanları Orta Doğu izlemiştir.

Uluslararası Örgütler Vesayetinde Bağımsızlık

Soğuk Savaşı izleyen dönemde, siyasi, ekonomik ve kültürel alanda dünya yeni koşullar ve yeni anlayışlarla yeniden şekillendirildi. Yeni Dünya Düzeni'ni oluşturan değişim, devletlerin sınırlarının yeniden çizilmesini de kapsadı. İnsan hakları, liberalizm ve demokrasi, haritaların yeniden çizilmesinin gerekçesi ya da görünürdeki hedefi oldu. Dolayısıyla "Devlet" artık klasik tanımından uzaklaşarak yeni döneme uygun yeni bir çerçeveye oturtulurken, toplumsal doku gibi devlet-birey ilişkisi, devletin egemenliği ve erkleri de dönüşüm geçirdi. "Yeni Dünya Düzeni"nin model devletleri ve toplumları için Balkan coğrafyasına bakmak yeterlidir.Makedonya, Bosna-Hersek ve Kosova modellerinin her biri, yapıcı belirsizlik formülüyle oluşturulmuş çok dinli, çok etnikli, çok kültürlü toplum ve bir "vesayet altında devletçik" denemesidir. Balkanların coğrafik, tarihi, etnik, dinsel ve sosyal koşulları, şüphesiz ki küreselleşmenin, yerelleşmenin ve yeni dünya düzenine uygun devlet modellerinin denenmesi bakımından elverişli bir ortam sağlamıştır.

BMGK kararına göre Sırbistan'ın toprak parçası sayılan ancak idaresine BM tarafından el konulan Kosova, bağımsızlığını ilan ettiği günden beri bağımsızlığına gerçek anlamda kavuşmayı bekliyor. NATO'nun Sırplardan kurtarmasından bu yana da Kosova'nın egemenlik hakları büyük ölçüde uluslararası örgütlerce kullanılıyor. BMGK 1244 sayılı kararıyla, bir yandan NATO'ya Kosova'da uluslararası güvenlik koşullarının sağlanması için gerekli tüm önlemleri alma yetkisi, bir yandan da BM Genel Sekreteri'ne uluslararası bir sivil yönetim kurma yetkisi tanımıştır. Böylece BMGK kararıyla 1999'da Kosova'nın kendi demokratik idari kurumlarını tesis etmesi için geçici bir BM idaresi (UNMIK)[11] oluşturularak Kosova BM yönetimine bırakılmıştır. Kosova'nın nihai statüsünü belirleyecek müzakerelerin başlaması ise BM'nin öngördüğü kimi standartların sağlanması koşuluna bağlanmıştır. Bu standartlar arasında; kendi resmi kurumlarının oluşturulması, demokratik değerlerin benimsenmesi, ekonomik reformların yapılması, Sırp mültecilerin dönüşü ile Sırpların azınlık haklarının tanınması ve Belgrad ile Priştine arasında diyalog kurulması gibi kriterler yer alıyordu. Sonrasında uzunca süre Belgrad ile Priştine arasında kurulması gereken diyalog konusunda ciddi bir gelişme yaşanmamış, sadece karşılıklı olarak "taviz verilmeyeceği" yönünde açıklamalar yapılmıştır. Bu süreçte kriterlerin sağlanıp sağlanmadığı konusu sıklıkla gündeme gelmiş ve "statüden önce standartlar" politikasının "standartlar ve statü" halini alması gerektiği yönündeki açıklamalarla nihai statünün belirlenmesinin daha fazla ertelenemeyeceğine işaret edilmiştir. Nitekim öyle de oldu, bir oldu-bitti ile önce Ahtisaari Planı oluşturuldu, ardından ABD'nin açtığı yoldan geçen Kosova Ahtisaari Planı'na bağlılık yemini ile bağımsızlığını ilan etti. Uluslararası hukukun 11 Eylül'den itibaren gözden düşmüş teamülü "toprak bütünlüğü" ilkesine bir darbe daha vurmuş oldu. Ancak yine de Kosova'nın devlet yetkilerinin sınır güvenliği başta olmak üzere önemli bir kısmı hala uluslararası örgütlerce yani NATO, EULEX ve UNMIK tarafından kullanılıyor.

NATO müdahalesinin 12. yılında ve Kosova'nın bağımsızlık ilanının 4. yılında hala daha barış bu topraklarda tesis edilemedi. Dahası eskiden bir şekilde birlikte yaşayabilen halk, sınırlarını etnik nefretin belirlediği görünmez iç sınırlarla bölünmüş durumda. Bosna-Hersek ve Makedonya'daki yaşam koşulları da Kosova örneği ile birebir örtüşmektedir. Zaten bu nedenle de müdahale yapanlar hala bu sınırları beklemek "zorunda" kalmaktadır.

Araçsallaşan İnsan Hakları ve Tek Dünya Devleti

Dünya dengelerindeki değişime sembolik bir başlangıç teşkil eden 11 Eylül 2001, görünür etkisini en açık biçimde Afganistan ve Irak'ta yaratırken Balkanlar ve Kafkasya da bundan kendi paylarına düşeni aldı. Aslında bugünün perspektifiyle anlaşılıyor ki İkiz Kuleler'e saldırı gerçekleşmeseydi de "11 Eylül Sonrası" bir şekilde yaşanacaktı. ABD'nin enerji kaynaklarını ve enerji geçiş yollarını denetim altına alma kararlılığı; demokrasi, liberal ekonomi ve özgürlüğün artık daha geniş tanımlanan bir Ortadoğu'ya ulaştırılmasını şart koşuyordu. Böylece, 11 Eylül sonrası sürecin yıkıcı/değiştirici etkilerinin de katkısıyla dünyanın siyasi parametreleri hızla değişirken en ciddi yarayı da uluslararası hukuk aldı. Devletlerarası ilişkileri sistemleştiren temel kriterler yok sayılırken özgürlük vaatli askeri müdahaleler, insan hakları temalı işgaller, demokratikleşme görünümlü renkli devrimler olağanlaştı. BOP artık proje olmaktan çıktı…

Körfez Savaşı, askeri müdahalelerin "insani müdahale" adını almasının önünü açmış ve savaş alanında pratik kazanılmasını sağlamış; Kosova müdahalesi ise BM Güvenlik Konseyi'nin açıkça yok sayılması yoluyla da müdahalenin gerçekleştirilebileceğinin örneğini oluşturmuştur. İkna edilmesi güç görünen Rusya ve Çin'in vetosu tamamen etkisizleştirilirken "güç kullanma yetkisi"nin NATO'ya ancak esasen ABD'ye geçişinin de yolu açılmıştır. Nitekim Afganistan ve Irak operasyonları BM'ye rağmen gerçekleştirilmiş; Libya ise BM'ye düşünme fırsatı verilmeden ateş altında bırakılmıştır.

"Yeni dönem"in devlet açısından en yıkıcı etkisi, uluslararası hukukun temelini oluşturan "devletlerin toprak bütünlüğüne saygı" ilkesinin çiğnenebilir hale gelmesi oldu.Ne var ki, buna vesile ya da araç yapılan "insan hakları" da "müdahale yasağı"nın kaybettiği kadar kazanamadı. Dahası insan hakları söylemine dayalı politikalar bu araçsallaşmış yapıları nedeniyle dünyada yoksulluk, açlık ve adaletsizliği arttırmaktadır. Bugün, ulusların bölünmesiyle bölgesel devletlerde veya kentlerde toplanmış insan topluluklarından ibaret bir dünya yaratılması yolunda ilerlenmektedir. Ancak bu, kent devletlerinin kendilerini yöneteceği, halkların da barış içinde yaşayacağı anlamına gelmemektedir. 21. yüzyıla 200 devletle giren dünya, 2000 devletle çıkacaktır sözünün anlamı da budur ve Batı'nın kendi doğusunda yaratmak istediği sistem de Balkanlar'da denenendir.Belki de Dünya, Avrupa Birleşik Devletleri'ni, Orta Doğu Birleşik Devletleri, Önasya Birleşik Devletleri ve Orta Asya Birleşik Devletleri'nin izleyeceği ve Tek Dünya Devleti yapısının oluşturulacağı iddiasının aslında tam da ortasındadır.



[1] ÖZDEK, Yasemin, Uluslararası Politika ve İnsan Hakları, Öteki Yay., Ankara 2000, s.151

[2] ÖZDEK, Yasemin, age. s.151-164

[3] bkz. BULAÇ, Ali, Avrupa Birliği ve Türkiye, Feza Yay., İstanbul 2000, s. 201

[4] ÖZDEK, Yasemin, age. s.151-164

[5] "Berlusconi Says Libyans Love Qaddafi: As Italians Protest Against NATO", İtalyan ANSA ajansından akt. Voltairenet.org, 10 Eylül 2011

[6] Hakkında hazırlanan iddianamede 1992-1995 arasında işlenmiş iki adet soykırım, beş adet insanlık suçu ve dört adet de savaş yasa ve geleneklerini ihlal iddiası yer alıyor. Saraybosna'nın işgali dahil, 44 aylık dönemde yaşananlarla ilgili 938 bin 585 sayfalık dosyada 72 bin 634 adet belge bulunuyor.

[7] Richard Holbrooke, 1995'te Bosna-Hersek'teki savaşı sona erdiren Dayton Barış Anlaşmasına aracılık da eden eski ABD elçisidir. Karaciç'in iddialarını reddetmektedir. Karaciç'in dokunulmazlık anlaşmasını ileri sürerek hakkındaki tüm suçlamaların düşürülmesi talebi, mahkeme savcılarının böylesi bir anlaşmanın var olması halinde dahi bunun mahkeme huzurunda yasal olarak bağlayıcı olmasının mümkün olmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir. (18 Haziran 2009) BM Savaş Suçları Mahkemesi'nin temyiz mahkemesi de kararı 13 Ekim 2009'da onaylamıştır.

[8] Radovan Karaciç'in Ağustos 2009 tarihinde AFP ajansının yazılı sorularına verdiği yanıtlardan.

[9] NATO bombardımanın bilançosu 5000 Sırp askerinin ölümü, 10 bininin yaralanması ve 1700 de sivilin ölümüdür. YILDIZOĞLU, Ergin, Kosova: Savaşın Garip Mantığı, Cumhuriyet, 7.6.1999

[10] ÖZDEK, Yasemin, Uluslararası Politika ve İnsan Hakları, Öteki Yay., 2000, s.111

[11] UNMIK- United Nations Interim Administration Mission in Kosova

Bu yazı 2999 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

TSK Mehmetçik Vakfı