Hoşgeldiniz; Bugün 24 Eylül 2017 Pazar
Avrupa Birliği Araştırmaları Merkezi|10 Haziran 2013 Pazartesi

Avrupa’dan ‘Gezi Parkı’na Ulaşan Mesajları Doğru Anlamak

Sezgin Mercan tarafından yazıldı.

Hatırlanacağı üzere, 2000’li yılların ortasından itibaren Avrupa Birliği (AB)’nde ‘AB Anayasası’ çalışmaları Avrupa kamuoyunun gündemine yerleşmiş, konu Birlik düzeyinde ‘demokrasi açığı’ tartışmalarına kadar uzanmıştı. AB’nin kurumsal yapılanmasında ya da revizyonunda halkın yönetimde söz hakkı sahibi olmasına ve toplumun önde gelenleri ile medyanın bu konudaki kararları halkın dikkatine sunmasına, bu sayede de tartıştırmasına ihtiyaç olduğu açıkça görülmüştü. “İnsanların özlemlerini ve hoşnutsuzluklarını ifade etmekte ve siyasi vizyonlara uygulamakta ne denli aciz kaldıklarının bir anıtıdır bu. İnsanlara, öğretmenlerin verdiği dersleri kavrayamayan, ger zekalı öğrenciler gibi davrandılar. Yaptıkları özeleştiriler ise, öğrencilerini yeterince yetiştiremediklerini kabul eden öğretmenlerinkine benziyor” der Slovak düşünür Slavoj Zizek.[1]

İngiliz sosyolog Anthony Giddens, 9 Kasım 1989 tarihinde Berlin Duvarı’nın açılmakta olduğu haberini alınca hemen oraya ulaştığını ve duvarlara dayanan merdivenlerden çıkmaya başladıklarını anlatır. O anda ise televizyon ekipleri tarafından durdurulduklarını ve duvardan yukarıya çıkışları görüntüleyebilmek için önce kendilerinin merdivenlerden çıkmayı istediklerini belirtir. Yukarıya çıkmış olan bazı insanları da, fon oluşturmaları adına indirip tekrar çıkarttıklarını söyler. Giddens’a göre televizyon, olay yerine ilk ulaşan aktör olmanın yanında adeta sahneyi de hazırlamış, duvarın yıkılışında önemli rol oynamıştır. Bir başka deyişle, demokrasinin yayılması küresel düzeyde iletişim ağının ilerlemesinin bir sonucudur. Giddens, siyaset ve demokrasiyle ilgili de öngörülerde bulunmuştur. Ona göre, Batı ülkelerinde politikacılara yönelik güven ve inanç duygusu az da olsa, demokratik süreçlere inanç yüksektir. Çoğu insan ve gençler, sanıldığı gibi siyasete de çok uzak ve ilgisiz değillerdir.[2]    

AB genelinden ve Almanya’dan çıkarılan bu iki örnek, Avrupa’dan ‘Gezi Parkı’ eylemlerine yönelik müdahaleleri eleştiren tutumların da kökenine işaret etmektedir. Tarihsel süreçte, temel hak ve özgürlüklerin korunması ve demokrasi ilkeleri ile çelişen birçok olayı ve lideri barındıran Avrupa, kendi içinde ya da diğer ülkelerde bu temel ilkelere yönelik tehditlere artık tahammül etmiyor. Türkiye’de İstanbul’dan başlayıp dalga dalga diğer şehirlere de yayılan ‘Gezi Parkı’ eylemleri AB’nin ve üye ülkelerin gündeminde bu noktadan hareketle önemli bir yer tutuyor. Eylemlerin başlamasının ardından gerçekleştirilen sert müdahaleler AB ve üye ülke liderlerince eleştirildi ve eleştirilmeye de devam ediyor. Avrupa Parlamentosu Başkanı’ndan Avrupa Komisyonu Başkanı’na, oradan da üye ülke cumhurbaşkanları, başbakanları ve dışişleri bakanlarına kadar uzanan yelpazede polisin göstericilere karşı orantısız güç kullandığı konusunda fikir birliği bulunuyor.

Avrupa’dan gelen mesajlara öncülük edenlerden olan Avrupa Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stephan Füle, ilk açıklamasında Türkiye’de yaşanan olaylardan çıkarılan derslerin gözden geçirilmesi gerektiğini belirtti. Füle, Gezi Parkı eylemleriyle ilgili yaptığı açıklamada Türkiye’den gelen görüntülerin kendisini endişelendirdiğini söyleyerek, tüm taraflara itidal, kapsayıcı diyalogun başlatılması ve medya özgürlüğünün yeniden tesis edilmesi çağrısında bulundu. Sonrasında, 7 Haziran’da gerçekleştirilen ‘Küresel Sorunlar Karşısında Türkiye ve AB İçin Ortak Gelecek’ konferansı için Türkiye’ye gelen Füle, burada da “barışçıl gösterilere polisin aşırı güç kullanmasının demokrasilerde yeri yoktur” dedi. Aşırı güç kullanımının sorumlularının ise hesap vermesinin sağlanması gerektiğine dikkat çekti. Konferansın ardından, gönderdiği bir Twitter mesajında “İstanbul konferansının, Gezi Parkı'nda saygı ve kapsayıcı diyalog çağrısında bulunanlara el uzatmak için kaçırılmış bir fırsat olmasının kendisini hayal kırıklığına uğrattığını” söyledi.[3]

Gezi Parkı eylemleri ve ardından yaşanan olaylar, Avrupa Parlamentosu'nun Dışişleri Komisyonu'nda da tartışıldı. Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Ria Oomen-Ruijten, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın olaylara tepkisinin kendisini hayal kırıklığına uğrattığını ve Türk siyasetinde “uzlaşma” kavramının yer almadığını ifade etti. Nerede olursa olsun çoğunluğun, azınlığın tutumunu da hesaba katması gerektiğini vurguladı. Raportör, “Başbakan Erdoğan’ın kullandığı dilin ve yönetim şeklinin, Türk toplumunda kendisi için oy kullanmayan büyük kesim üzerindeki etkilerini umursamıyormuş gibi görünüyor” ifadelerinde bulunarak demokrasinin bir “sıfır toplamlı oyun” olmadığını söyledi. AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu üyesi Richard Howitt de Erdoğan'ın, protestocuların “teröristlerle el ele olduğu” açıklamasının kınanması gerektiğini ve kendisine dış ziyaretlerinde “Kendi evinde demokrasi olmadan Arap Baharı ülkelerinde demokrasinin filizlenmesini destekleyemezsiniz” mesajının iletilmesi gerektiğini belirtti. İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün Gezi Parkı olaylarıyla ilgili olarak “durumun Türkiye standartlarında bile iyice dibe vurduğu” açıklamasına işaret etti ve Türkiye'deki ana akım medyanın protestoları görmezden gelmesini eleştirdi. Komisyon toplantısının sonunda Türkiye’de uzlaşı kültürünün ve farklılıklara karşı toleransın olmadığına işaret edilerek, AB Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton’ın olaylara geç tepki vermesi de eleştirildi.[4] Ashton, 9 Haziran’da yaptığı yazılı açıklamada polisin aşırı güç kullanımı dahil tüm şiddet olaylarının sona ermesinin ve şiddet olaylarının sorumlularının da hesap vermesi gerektiğini vurguladı. Kopenhag Kriterleri’nin Türkiye’nin önüne insan hakları ve temel özgürlükler konusunda tüm vatandaşların yararına bir çerçeve sunduğunu belirtti. Sosyal medyaya yönelik duruşun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarıyla belirlenmesi gerektiğine dikkat çekti.[5] Bu hafta içerisinde Avrupa Parlamentosu’ndan Türkiye’deki olaylara yönelik müdahaleleri kınayan bir kararın çıkması bekleniyor.

Olaylara ilk tepki veren Avrupa ülkelerinden Almanya’nın Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle, protestoların Türk hükümetine Türkiye’de artan bir şekilde sivil toplumun oluştuğunu gösterdiğini, hükümetin Türkiye’nin modernleşmesini ciddiye aldığını kanıtlaması gerektiğini, başarının sadece ekonomik dinamizmle sağlanamayacağının, buna çoğulculuğu ve vatandaşlık haklarını tanımayı da eklemesi gerektiğinin altını çizdi. Almanya Başbakanı Angela Merkel de protestolara yönelik önlemlerin hukuk kuralları içinde alınması gerektiğine işaret ederek, Türkiye’nin de bunu yapmasını umduğunu belirtti. Türk hükümetinin ülkede bir sorun olduğunu gördüğünü, gençlerle bu sorunların tartışılacağına ve onlara yönelik şiddet kullanılmayacağına inandığını söyledi.[6]

Gezi Parkı eylemleri ve müdahaleler Avrupa basınında da geniş yer tutuyor. Polonya basınında Erdoğan’ın, Macaristan Başbakanı Viktor Orban gibi, çoğunluğu temsil etmenin, anayasadan daha önemli olduğunu düşünerek, bir demokrasiyi liberal olmayan yöntemlerle yönetmeye çalışmak istediğine atıf yapılırken, Danimarka'da Türk hükümetinin demokrasiyi, insan haklarını ve düşünce özgürlüğünü değil, tam tersine otoriter bir yönetim tarzını savunduğuna dair haberler ve yorumlar öne çıkıyor. İtalya’da ise Ankara'nın neye çabaladığının ve kimlerle bir yerlere gitmek istediğinin bilinmediği, Avrupa ile ilişkilerde de durumun böyle göründüğüne işaret ediliyor. Belçika'da Türkiye'deki huzursuzlukların Arap Baharı'na benzetilmesinin yanlış olacağı, Türklerin demokrasilerini korumaya çalıştığı vurgulanıyor. İngiltere'de ise Türkiye genelindeki protestoların ve gösterilerin Başbakan Erdoğan'ın istifasını istediğine dikkat çekilerek, hükümetin sergilediği otoriter eğilime işaret ediliyor. Medyanın baskı altına alındığı ve alkol satışının kısıtlanmasıyla da gizlice yaklaşan bir İslamileşme olduğu korkusunun doğmasına yol açıldığı belirtiliyor. İsveç basınında, hükümetin icraatlarından duyulan memnuniyetsizlik büyük olmasa, protestolar bu kadar yayılmazdı yorumları yer alıyor. Fransa'da, iktidar partisinin, yönetimde olduğu on bir yıl süresince, Türk toplumu üzerindeki baskısını artırdığına, Orta Doğu'daki toplumların İslam altında özgürlük alanlarına zarar verilmesini kabul etmek istemediklerine işaret ediliyor. Alman basını Türkiye’de yeni bir dönem başladığına vurgu yaparak, yaşananların hükümetin şimdiye kadar aldığı en büyük yenilgi olduğuna dikkat çekiyor. Aynı zamanda, gelişmelerin kendiliğinden ortaya çıkan halk hareketi niteliğine işaret ediliyor.

Independent on Sunday Gazetesi yazarlarından Patrick Cockburn Türkiye’de yaşananları, dönemlerinde üst üste seçimler kazanan Margaret Thatcher ve Tony Blair için de geçerli olan muhalefeti hafife alma, kötüleme örneklerine benzetti. Eğer bir karşılaştırma yapılacaksa Türkiye ile Orta Doğu ülkeleri arasında değil, Türkiye ile Batı Avrupa ülkeleri arasında yapılması gerektiğini belirtti. Yabancıların Türkiye'yi anlayamamalarını, Türkiye’deki siyaseti diğer Müslüman ülkelerdeki siyasete benzer olarak görmeleriyle açıkladı. Cockburn’e göre, yaşanan olaylar, Avrupa ekonomik krizdeyken ekonomik başarı sergileyen Türkiye'nin daha önce gizli kalan eksikliklerini su yüzüne çıkardı.[7] Bunun dışında, olaylar üzerine ironik durumlar da tartışılmaya başlandı. Örneğin, İngiltere'nin Türkiye'ye binlerce sterlin değerinde biber gazı sattığı haberlere konu edildi. Hatta İngiltere hükümetinin Türkiye'ye biber gazı satışını yasaklaması için çağrı yapıldığı belirtildi.[8]

Avrupa kamuoyu polisin orantısız güç kullanımını, medya üzerindeki baskı ve sansürü, haber alma özgürlüğünün kısıtlanmasını, insan hakları ihlallerini, protesto ve ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasını ya da koşullara göre tanımlanmasını onaylamıyor. Dolayısıyla Türkiye’deki müdahalelerin seyri ve sonuçlarını eleştiriyor. Eleştiriler, halkın bir kesiminin hükümetin otoriter yönetimine karşı Avrupa değerleriyle ve refleksleriyle tepki verdiğine işaret ediyor. Güncel siyaset söylemlerini, uygulamalarını ve kurallarını eleştiren, tepkilerini güncel siyasetin sağladığı alanın dışında eylemselleştiren bir protestonun adeta korunabileceği ve karşılık bulabileceği bir zemine taşınması için çağrılar yapılıyor. Eskiden bu gibi olaylar yaşandığında Türkiye’nin Avrupalı olmadığı yönünde atıflar yapılır ve mesele hemen üye olup olmama tartışmalarına çekilirdi. Artık bu tartışmalardan ziyade Türkiye’nin gerek AB gerekse de üye ülkeler ile işbirliği ve iletişimde kalması ve bunun dayanaklarını güçlendirmesine dönük yorumlar yapılıyor Avrupa’da. Türkiye, uzun bir aradan sonra Avrupa’nın dikkatini yeniden, Avrupalıların tahammül etmediği temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması gibi bir geleneksel eleştiri noktasından çekmiş ve bu sefer de demokrasisinin niteliği tartışılmaya başlanmıştır.

 


[1]Lukas Oberndorfer, “Kurumlar, Anayasa ve Demokrasi: Demos Neredesin?”, ATTAC, Kimin Avrupası, Metis Yayınları, İstanbul, 2012, s.38.

[2]Anthony Giddens, Elimizden Kaçıp Giden Dünya, Alfa Yayınları, İstanbul, 2000, ss.83-96.

[3]“AB ve Hükümetin Gezi Parkı’na Yaklaşımı Uyuşması”, 07.06.2013,  http://www.euractiv.com.tr/ab-ve-turkiye/article/ab-ve-turkiyenin-gezi-parkina-yaklasimi-uyusmadi-027913.

[4]“Oomen-Ruijten: Erdoğan’ın Gezi Parkı açıklamaları hayal kırıklığı yarattı”, 06.06.2013, http://www.euractiv.com.tr/ab-ve-turkiye/article/oomen-ruijten-cogunluk-her-zaman-azinligi-da-hesaba-katmali-027904

[5]European Union, “Statement by EU High Representative Catherine Ashton on the Situation in Turkey”, 09.06.2013, Brussels.

[6]“Germany, EU tell Turkey to show restrain amid protests”, 07.06.2013, http://www.dw.de/germany-eu-tell-turkey-to-show-restraint-amid-protests/a-16867029?maca=en-rss-en-all-1573-rdf.

[7]“Erdoğan bu tuzağa nasıl düştü?”, 09.06.2013, http://www.ntvmsnbc.com/id/25448028/.

[8]“İngiltere, Türkiye’ye biber gazı satışını yasaklasın çağrısı”, 08.06.2013, http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/06/130608_times_turkiye_gaz_yasagi.shtml

Bu yazı 4531 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı