Hoşgeldiniz; Bugün 18 Kasım 2017 Cumartesi
Avrupa Birliği Araştırmaları Merkezi|20 Mayıs 2013 Pazartesi

‘Barış ve Ortak Kader Proje’liğinden ‘Hasta Adam’lığa AB

Sezgin Mercan tarafından yazıldı.

 

Avrupa Birliği (AB)’nde Almanya, Fransa ve İngiltere’nin politikaları arasında olup diğer üye ülkelere de dalga dalga yayılan etkinlik mücadelesi ve kurumsal eksiklikler üzerindeki sis perdesi bu sefer basın mensupları, akademisyenler ya da stratejistlerce değil, bizzat AB bürokratları tarafından kaldırılıyor. Avrupalılarca bir barış ve ortak kader projesi olarak yansıtılan Avrupa bütünleşmesi, kendi üyelerince bile artık oldukça eleştirilen bir konuma itilmiş gibi gözüküyor. Avrupa’nın bir değişime ihtiyacı olduğu yorumlarından Avrupa projesinin tamamen başarısızlığa uğradığı noktasına kadar uzanan bir yelpazede, Avrupa Konseyi Başkanı’ndan Avrupa Parlamentosu Başkanı’na kadar AB’nin niteliği ve işlevi masaya yatırılıyor. Avrupa’daki düşünce kuruluşları, basın-yayın organları son iki yıldır adeta bir kamuoyu oluşturmak için AB projesinin aksaklıklarına dikkat çekiyor. Oluşan kamuoyundan beklenebilecek olan husus ya AB’nin başarısızlıklarını göstererek onu başarılara sevkedecek atılımlara yöneltme ya da AB’nin proje olarak çöktüğünü ilan edip hakkındaki beklenti ve hedefleri küçültme şeklindeki iki uçta gidip geliyor. Bu iki uçtaki seyir, bu çalışmada da olduğu gibi, üye ülkeler açısından, stratejik açıdan ve Avrupa kamuoyuna yansıması açısından ele alınıyor. 

AB’de Üç Büyükler Mücadelesi

AB içindeki lokomotif kanadı temsil eden Almanya-Fransa ittifakında sesi iyice duyulur hale gelen çatlama, Almanya’nın payını kuvvetlendirmiş görünüyor. Güney Kıbrıs’taki bankacılık krizi AB içinde yeni güç dengesi oluşumuna ışık tutuyor. Lefkoşa-Brüksel-Moskova hattında sorumluluğu üstlenen Berlin oluyor. Almanya’nın baskın olduğu AB’de şimdi Fransa ve İngiltere’nin yeri tartışılıyor. İkisinin konumu üzerinde düşünürken İngiltere’nin, AB’nin geleceğine yönelik önerileri ve AB’de kendi geleceğini sorgulaması ile Fransa’nın önüne geçtiği belirtilebiliyor. Fransa ise daha içe kapalı bir tutum sergiliyor.[1]

Hatırlatmak gerekirse, 2012 yılında Almanya, Avro bölgesini güçlendirmek için AB Anlaşmalarında değişikliğe gitmeyi önermişti. İngiltere’ye göre de AB gelecek birkaç yıl içinde yeni bir anlaşma yapmaya ihtiyaç duyacaktı. Böyle bir durumda ise İngiltere’nin peşinde olacağı asıl meselenin AB’den birtakım imtiyazlar koparmak olacağı belirtilebiliyordu. İngiltere’nin, AB üyeliğini 2017’de referanduma götürme isteği bunun bir göstergesidir. Almanya ise bu açıdan farklı bir yerde durmaktadır. Almanya’da anlaşmaların değişimi üzerinden geniş kapsamlı ve dar kapsamlı olmak üzere iki tür değişimden bahsedilmektedir. Geniş kapsamlı değişim tam bir siyasi birliğin kurulmasına işaret ederken, dar kapsamlı değişimde hükümetlerarası bir konferans önerilmekte ve Avrupa Parlamentosu’na daha fazla yetki verilmesi ve Avrupa Komisyonu Başkanı’nın doğrudan seçilmesi gibi öneriler sunulmaktadır. Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle ve Maliye Bakanı Wolfgang Schauble çeşitli vesilelerle anlaşmalarda geniş kapsamlı bir değişimi desteklemişlerdir. Almanya Başbakanı Angela Merkel ise geniş kapsamlı bir değişim konusunda daha soğukkanlı bir tutum sergilemiştir. Bunun dört nedeni vardı: İlki, üye ülke hükümetlerinin Avro krizinin aşağı yukarı kontrol altına alındığını düşünmeleri ve daha derin bir bütünleşmeye gerek olmadığı görüşünü taşımalarıdır. İkincisi, Almanlarda İngiltere’nin imtiyaz elde etmek için taktiksel olarak anlaşma değişikliği istediği düşüncesinin yaygın olmasıdır. Üçüncüsü, Fransa’nın, tüm üye ülkelerce onaylanmasının zor olduğu gerekçesiyle geniş kapsamlı yeni bir anlaşma istememesidir. Dördüncüsü ise, Almanların, siyasi birliği ve gelişmiş halini düşünerek bunun kendileri için yol açacağı maliyeti göz önünde bulundurmalarıdır. Bu koşullarda da Almanya’nın geniş çaplı olmasa da daha sınırlı ölçülerde küçük değişiklikler yapması olasılık dahilindedir.[2]

Fransa-Almanya ilişkisinin yeniden dengelenmesine ihtiyaç vardır. Fransa ile Almanya arasında yakın bir diyalog ve işbirliği kurmak için 22 Ocak 1963’te imzalanan Elysee Anlaşması’nın 50. yılında, dış ve savunma politikaları konusunda iki ülkenin farklı görüşler nedeniyle ortak tutum belirleyemediği ve bunun da anlaşmaya aykırı olduğu tartışılmaktadır. Halbuki ortak tutum belirleyebilmek için Fransız-Alman Savunma ve Güvenlik Konseyi, Fransız-Alman Ekonomik ve Mali Konseyi gibi mekanizmalar da yok değildir. Hatta 2010 yılında iki taraf arasında Gündem 2020 dahi benimsenmiştir. Şimdi ise Gündem 2020’nin de öngördüğü işbirliği ve ortaklık zemininin sağlanacağı şüphe taşımaktadır. İşbirliği çabalarının ilk yıllarında Fransa baskın konumda kabul edilebilecek olsa da sonrasında Almanya öne çıkmıştır. Bu çıkış özellikle 2004’deki AB genişlemesiyle üye olan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin etkisiyle meydana gelmiştir. Fransa ile Almanya arasındaki uzaklık Haziran 2012’deki AB Zirvesi’nde Fransa Cumhurbaşkanı Hollande’ın Almanya Başbakanı Merkel yerine İtalya Başbakanı Monti ile uzlaşmaya gitmesinde güncel örnekten anlaşılabilir. Fakat, tüm uzlaşmazlıklara rağmen Almanya ile Fransa birbirlerine ihtiyaç duymaktadır. Almanya bu şekilde Avrupa’da hegemonik bir güç olarak görünmekten kurtulabilir. Fransa’da AB içerisinde Almanya üzerinden nüfuz sahibi olabilmektedir. Bir başka deyişle, iki ülke birbirinin paravanı konumundadır.

AB’deki ‘Üst Düzey’ Hayal Kırıklıkları

Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz’un da belirttiği üzere Avrupa, Avrupa şüpheciliğinin arttığı bir süreçten geçmektedir. Bunu besleyen yüksek orandaki işsizlik, ekonomik istikrarsızlık gibi çeşitli faktörler vardır. Yaşanan ekonomik kriz Avrupalılara yeni bir bilinç aşılamaktadır. O da aslında giderek ‘karşılıklı bağımlılık’ durumu içine düşmeleridir. Schulz bunu, bir ülkenin başarısızlığının diğer ülke ekonomilerini de etkilemesi ve bunun Avrupa bütünleşmesinin 60 yıllık meyvelerinin sorgulanmasına yol açması şeklinde ortaya koymaktadır. Bazı üye ülke hükümetlerinin ulusal bağımsızlıkları temelindeki politikalarını, Avrupa merkezli bir düşünce ve eylem şeklini engellediğinden AB’nin işlerliğini zayıflatan faktörler olarak sunmaktadır. Parlamento Başkanı olarak Schulz’un görüşleri Avrupa kamuoyunun görüşlerini yansıtması açısından ayrı bir öneme sahiptir.[3]

AB’nin niteliği ve işlevi, dolayısıyla da geleceğini masaya yatıran diğer bir yetkili de Avrupa Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy’dur. Mart ayında Avrupa Savunma Ajansı’nın yıllık toplantısında bir konuşma yapan Rompuy, Soğuk Savaş dönemi geleneksel tehditlerinin yerini sınırları aşan ve materyal olmayan yeni tehditlerin aldığını vurgulamaktadır. Bu tehditlerle mücadele etmek için coğrafyanın ve komşuların güvenliğinin önemli olduğuna işaret etmektedir. Rompuy’un bu ifadesinde dikkat çekilmesi gereken husus, AB’nin aslında tehditlere açık olduğunu ancak bunları bertaraf edecek güce sahip olmadığını, bir başka deyişle çevresindeki ülkelerde etkinliğinin azlığını tekrar vurgulamasıdır. AB’nin kendi güvenliğini sağlamak için gerekli araçlara sahip olma durumu ise Rompuy’un ekonomik kriz koşullarında dikkat çektiği bir diğer husus olmuştur. Eğer mevcut şartlar devam ederse ekonomik krizin başlangıcından 2017 yılına kadar geçecek süre zarfında AB üyesi ülkelerin savunma harcamalarında yüzde 12’lik bir düşüş beklenmektedir. Bu oran Polonya, İspanya ve Hollanda’nın şimdiki savunma bütçelerinin toplamına karşılık gelmektedir. Rompuy’un işaret ettiği önemli diğer bir nokta da, savunma bütçesi kesintilerinin AB üyesi ülkeler arasında ciddi bir koordinasyon ve danışma olmadan ülke bazında yapılmasıdır. Bu da hem üye ülkeler hem de AB düzeyinde, geleceklerini tehlikeye düşürecek şekilde, ihtiyaçlarla araçlar arasında kopukluk yaratmaktadır. Mevcut durum devam ederse Avrupa ordularının belli bir standardı yakalayıp sürdürmesini beklemek yanıltıcı olacaktır.[4]

Yine Rompuy, Mayıs 2012’de yaptığı “Dünya Sahnesinde Avrupa” başlıklı konuşmasında, Avrupa için beklenmedik günlerin yaşandığı, Avrupa’nın yeni bir süper güce dönme beklentisinin zayıf olduğu ve kendi kariyerinde de Avrupa ile ilgili beklentilerini düşürdüğünü belirtiyor. Rompuy’a göre Batı’nın uluslararası alanda ikiyüz yıldır elinde tuttuğu siyasi ve ekonomik tekel artık zayıflamıştır. Batı’da da homojen bir “biz” anlayışı yoktur ya da kalmamıştır; zaten göreceli de bir düşüş içerisindedir.[5]

AB’de ‘Strateji’ Noksanlığı

AB düzeyinde ortak bir savunma politikasının hayata geçirilemediği aşikardır. Bu, genellikle birçok üye ülkeyi içinde barındıran bir bölgesel bütünleşmenin yaşadığı doğal bir sorun olarak yansıtılabilecek bir durumdur. Halbuki asıl mesele Avrupa’da ortak bir stratejik kültürün bulunmamasıdır. Ortak bir savunma politikasının hayata geçirilemeyişi ise stratejik kültür eksikliğinin bir yansımasıdır. Üye ülkelerin, savunma bütçelerinde birbirleriyle herhangi bir koordinasyon içinde olmadan kesintilere gitmesi bunun tipik bir göstergesidir. Böyle bir kültürün oluşması için hiçbir şey de yapılmıyor değildir elbette. 2003 yılında İngiltere ve Fransa’nın girişimiyle AB’nin uluslararası alanda acil müdahale kapasitesinin artırılmasına çalışılmış, Avrupa Güvenlik Stratejisi oluşturulmuştur. Fakat birçok Avrupa ülkesi hükümeti savunma konusunu ve bu alanda ortak girişimleri pek de ciddiye almamıştır. Avrupa Güvenlik Stratejisi’nin 2008’de Fransa öncülüğünde gözden geçirilmesi girişimi İngiltere ve Almanya tarafından engellendiğinden hayata geçirilememiştir. Üye ülke güvenlik stratejileri AB’ye ya nadiren atıfta bulunmuş ya da güvenlik alanında NATO’nun tamamlayıcısı ve ikincili olarak konumlandırmıştır. AB genelinde ‘akıllı savunma’ olarak tanımlanan, savunma ve güvenlik alanında havuz oluşturup imkanların ortak kullanım ve paylaşıma açılması yöntemi teşvik edilmeye çalışılsa da, bunun da tam anlamıyla yürütülmesi zor ilerlemektedir.[6] 2010 yılında ABD, Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika ile ‘stratejik ortaklık’ ilişkisi geliştirmeye başlamıştır. Fakat bu, kolay bir iş değildir. Dolayısıyla böyle bir ortaklık için gerekli koşulların yerine getirilmesi şarttır.[7]   

Stratejik kültür eksikliği özellikle AB’nin üst düzey bürokratları ve konu üzerinde çalışan Avrupalı uzmanlarca giderek Avrupa bütünleşmesine başarısızlık atfederken başvurulan bir kaynak haline gelmektedir. İngiliz tarihçi Niall Ferguson Avrupa deneyimine başarısızlık atfederken şu örneği vermektedir: “Çocukken kimya setiyle yapılan deneyleri hatırlar mısınız? Kimyasal maddeleri birbirine ekleyip karıştırır ve sonra da oluşan patlamayı seyrederdiniz. Avrupa’da da olan budur. Altı üye ülkeyle başlamış, bu yeterli görülmemiş ve dokuza çıkarılmış, sonra ona, on ikiye, on beşe, yirmi beşe ve yirmi yediye ulaşmıştır. Üye sayısı artarken önce dumanlar çıkmış, yirmi yediye geldiğinde ise patlama yaşanmıştır.” Bu örnek aslında Avrupa’nın strateji eksikliğini tüm yalınlığıyla ortaya koymaktadır. Ferguson’a göre İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa bütünleşmesinin ‘Avrupa’da barış’ söylemiyle bir işi kalmamıştır. Bütünleşme temelde ekonomik bir proje niteliği taşımaktadır. Fakat parasal birlik AB için yanlış kurgulanmış bir deneyim olmuştur. İşgücü piyasasında bütünleşme ve mali federalizm olmadığı sürece parasal birliğin işletilmesi güçtür. Ferguson aynı zamanda AB’nin siyasi meşruiyetini kaybettiğini, bunun deneyimi başarısızlığa ittiğini vurgulamaktadır. AB’nin ABD’yi dengeleyecek bir güç olmasına yapılan atıfları hatırlatarak bu deneyimin aynı zamanda jeopolitik bir başarısızlık olduğunu da ifade etmektedir.[8] Avrupa bütünleşmesinin bir diğer meselesi de ulus devletlerin, bağımsızlıklarına karşı bir tehdide boyun eğmemeleridir. Kriz koşulları altında ‘para’ böyle bir tehdit halini almış ve Almanların söylediği gibi, bu şartlarda da dostluk ve bütünleşme geri plana itilmiştir.[9]   

Avrupa Kamuoyunda Azalan AB Desteği

Pew Araştırma Merkezi’nin 13 Mayıs tarihli “Avrupa’nın Yeni Hasta Adamı: Avrupa Birliği” başlığı altında yayınladığı kamuoyu yoklaması Avrupa projesine yönelik desteğin düştüğünü gösteren en güncel kamuoyu yoklaması oldu. Anket, AB’ye yönelik genel destek ile ekonomik bütünleşmenin ekonomileri güçlendirdiğini düşünenlerin oranı şeklinde olmak üzere iki ayrı incelemeyi ortaya koydu. Anket sonuçlarına göre 2012 yılında AB genelinde yüzde 60 olan destek oranı 2013’ün ilk yarısı itibariyle yüzde 45’e geriledi. Almanya’da bu destek oranı yüzde 68’den yüzde 60’a; İngiltere’de yüzde 45’ten yüzde 43’e; Fransa’da yüzde 60’tan yüzde 41’e; İspanya’da ise yüzde 60’tan yüzde 46’ya geriledi. Ekonomik bütünleşmenin ekonomileri güçlendirdiğini düşünenlerin oranı ise 2012 yılında Almanya’da yüzde 59’dan yüzde 54’e; İngiltere’de yüzde 30’dan yüzde 26’ya; Fransa’da yüzde 36’dan yüzde 22’ye; İspanya’da ise yüzde 46’dan yüzde 37’ye düştü. Sadece Fransa’da, kötü ekonomik koşulların olduğunu düşünenlerin oranı 2012’deki yüzde 81 seviyesinden 2013’teki yüzde 91 seviyesine çıktı, AB’den memnun olmayanların oranı da yüzde 40’dan yüzde 58’e yönlendi. Siyasi liderlerin ekonomik krizle mücadelede iyi iş çıkardıklarını düşünenlerin oranı Fransa’da yüzde 33, Almanya’da yüzde 74, İngiltere’de yüzde 37 ve İspanya’da yüzde 27 oldu. 2012 yılında ise bu oranlar, sırasıyla yüzde 56, yüzde 80, yüzde 51 ve yüzde 45 idi. AB genelinde zengin ile fakir arasındaki ayrımın arttığını düşünenlerin oranı yüzde 85 düzeyine çıktı.[10]

Eurobarometer verilerine göre de 2007 yılında yüzde 52’lerde olan AB desteği 2012 yılında yüzde 30’a geriledi. AB’ye olumsuz bakanların oranı da yüzde 15’ten yüzde 29’a yükseldi. AB’ye duyulan güvensizlik 2007’de yüzde 32 iken 2012’de yüzde 60’a kadar çıktı. AB’nin yeni üye ülkelere sahip olmasını isteyenlerin oranı 2007’de yüzde 46 iken 2012’de yüzde 38’e geriledi. Karşı olanlar da yüzde 40’tan yüzde 52’ye yükseldi. Ülkelerinin AB içinde iyi bir geleceğe sahip olamayacağını düşünenler yüzde 32 oldu. Bu açıdan İngiltere önde gelmektedir.[11]

Dış-Güvenlik-Savunma Politikaları Bağlamında AB’den Beklenenler

AB, ekonomik büyüklüğü, rekabet edebilirliği, diplomatik kaynakları ve ABD’den sonra sahip olduğu en büyük savunma bütçesiyle uluslararası alanda belli bir güce sahip olduğunu göstermektedir. Fakat bu noktada güç sahibi olmakla ilgili asıl mesele, bu kaynakların ve potansiyelin belli çıktılar üretip üretemediğidir. Diğer ülkeler ve ülke gruplarının yaptıkları dışında, onlardan farklı olarak ne yaptığıdır. AB, güvenlik tanımlamasının geleneksel güç dengesi ve iç işlerine müdahale etmeme politikasından güvenliğin diğer ülkelerle birlikte çalışılarak garanti altına alınması odaklı politikaya geçtiği koşullar altında üretim konusunda sıkıntılar yaşamaktadır. Buna bir de üye ülkeler arasındaki güç kullanım tercihlerini de eklemek gerekmektedir. Örneğin, Polonya ve İngiltere uluslararası alanda askeri güç kullanımı açısından Almanya’nın güvercinliğinden ABD’nin şahinliğine daha yakındır. Birçok AB ülkesi de güvenliğin güçlü bir askeri altyapıyla sağlanabileceğini öngörmektedir. Bu durum AB’yi de giderek müdahaleci ve askeri operasyonlara yatkın hale gelmesi yönünde baskı oluşturmaktadır. Özellikle ABD kaynaklı bu baskının Almanya, Fransa, İngiltere gibi önde gelen AB ülkelerinin ekonomik kriz etkisiyle askeri harcamalarda kısıntıya gitmesine denk gelmesi ilginçtir.[12] Gerek ABD’nin, gerek AB bürokratları ve uzmanlarının AB’nin kendine yeten bir güvenlik ve savunma gücünün varlığına giderek artan şekilde atıf yapmaları konuyu ekonomik kriz koşullarında dahi gündemde tutmaktadır.

Avrupa’da sınırların savunulması gibi bir güvenlik meselesi yoktur. Uluslararası alanda istikrar sağlama kapasitesi güvenlik çıkarlarını savunma anlamında sınır savunmasının önüne geçmiştir. Peki, AB ülkelerinin istediği nedir? İngiltere ve Fransa’nınki geleneksel güç konumunu yeniden ele almaktır. Bu küresel bir isteğe karşılık gelmektedir. Diğerleri ise daha bölgesel düzeyde isteklere sahiptir.[13]

AB Çin’in, Hindistan’ın, Brezilya’nın ve Rusya’nın savunma harcamalarının arttığı koşullarda kendisininkinin düşmesini aslında tedirginlikle takip etmektedir. Bunu Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesi’nin Avrupa savunma sanayisi ile ilgili Temmuz 2012’deki açıklamalarından anlamak mümkündür. Komiteye göre Konsey ve Komisyon AB’nin dünyadaki konumunu belirleyip tanımlamalı ve bu doğrultuda da dış-güvenlik-savunma politikalarını güncellemelidir. İlgili kurumlar savunma konusunda daha fazla çalışmalıdır. Komiteye göre AB vatandaşlarının tam olarak korunmaya ihtiyacı vardır; Avrupa’nın gelecekte silahlanmaya ihtiyaç vardır. Savunma sektörüne üretimleriyle katkıda bulunan bulunmayan üye ülkeler arasında koordinasyon sağlanmalı ve Avrupa çapında harcamalar teşvik edilmelidir. Avrupa Savunma Ajansı 2005 yılından beri savunma sektörünün üretim ve teknoloji açısından güçlendirilmesine çalışmaktaysa da, günümüze kadar geçen sürede kaydedilen gelişmeler oldukça kısıtlıdır. Sektörde ulusallaşma söz konusudur.[14]

Europol verilerine göre AB’de 2012’de artan terör saldırıları savunma konusuna daha fazla ağırlık verilmesi gerektiğini gündemde tutmak için uygun zemini hazırlamaktadır. Başta Fransa ve İspanya olmak üzere AB üyesi ülkelerde 2012’de 219 saldırı meydana geldiği göz önünde bulundurulursa durum daha iyi anlaşılacaktır.[15]

Sonuç Yerine

Önümüzdeki dönemde dış politikada nasıl bir AB’nin bizi beklediği sorusuna verilecek cevapta Avrupa kamuoyunun ve elitlerinin başarılı bir diplomasi için askeri gücün önemini göz ardı etmeyeceklerine işaret etmek gerekmektedir. Bunun yanında Avrupa uluslarının birbirlerinden farklı olan bağımsızlık tanımlamalarının dış politika ortaklığını besleyecek şekilde nasıl ortak bir tanımlamaya kavuşturulacağı da gündemdeki bir konu olacaktır. Avrupa Dış Eylem Servisi’nin güçlendirilip daha da işlevselleştirilmesi, Dış ve Güvenlik Politikası Temsilcisi’nin daha etkili hale getirilmesi gibi kurumsal meseleler de masada olmaya devam edecektir.[16]

AB’nin strateji noksanlığını yansıtan önemli ve güncel örnek olaylardan biri de Arap Baharı süreci olmuştur. Almanya, Fransa, İngiltere ve Belçika’nın Kaddafi döneminde Libya ordusuna silah sağlamaları, ardından da bu ülkede rejim değişikliğine gitmeleri; Fransa’nın Libya Ulusal Geçiş Konseyi’ni tanıyıp Almanya’nın ise Konsey konusunda çekimser kalması; şimdi de Suriye’de muhalefetin silahlandırılması konusunda AB üyeleri arasında görüş farklılıklarının olması bu noksanlığın güncel koşullar altında ilk akla gelen örneklerindendir. Konunun, AB’nin başarısızlıklarını göstererek onu başarılara sevkedecek atılımlara yöneltme ya da AB’nin proje olarak çöktüğünü ilan edip hakkındaki beklenti ve hedefleri küçültme şeklindeki iki uçta gidip geldiğini belirtmiştik. AB’nin geleceğiyle ilgili iki uçtaki seyir ve söylemin, bir çöküntünün yeni başlangıç yapma ihtiyacı anlamına geldiği noktada kesiştiği açıkça bellidir.

 


[1]“European Union: time to get abroad”, The Guardian, 02.04.2013.

[2]Charles Grant, “Germany’s plans for treaty change-and what they mean for Britain”, EurActiv, 02.04.2013.

[3]Martin Schulz, “Europe needs to change, let the debate begin”, The Independent, 12.05.2013.

[4]Herman Van Rompuy, “Defence in Europe: Pragmatically Forward”, Speech at the Annual Conference of the EDA, 21.03.2013.

[5]Herman Van Rompuy, “Europe on the World Stage”, Speech at Chatham House, 31.05.2012.

[6]Olivier de France, Nick Witney, “Europe’s Strategic Cacophony”, ECFR Policy Brief, 04.2013.

[7]Stratejik Ortaklık için gerekli koşullar hakkında bkz. Thomas Renard, “The EU Strategic Partnership Review: Ten Guiding Principles”, ESPO Policy Brief, April 2012.

[8]Niall Ferguson, “Europe day: The European project is a total failure”, Presseurop, 09.05.2013.

[9]Josef Joffe, “Europe day: A rise halted by nation states”, Presseurop, 09.05.2013.

[10]Pew Research Center, “The New Sick Man of Europe: The European Union”, 13.05.2013.

[11]Julien Zalc, “The Europeans’ Attitudes About Europe: A Downturn Linked Only To The Crisis?”, Fondation Robert Schuman Policy Paper, No:277, 07.05.2013.

[12]Hans Kundnani, Mark Leonard, “Think again: European Decline”, Foreign Policy, 29.04.2013.

[13]Ian Techau, “Defence Capabilities: What’s the Minimum a Country Needs?”, Carnegie Europe, 07.05.2013.

[14]European Economic and Social Committee, “Need for a European defence industry: Industrial, innovative and social aspects”, Opinion, CCMI/100, 11.07.2012.

[15]“Europol: Sharp rise in EU terror attacks and deaths in 2012”, EurActiv, 26.04.2013.

[16]Jan Techau, “Foreign Policy Could Change Europe Beyond Recognition”, Carnegie Europe, 14.05.2013.

Bu yazı 4955 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı