Hoşgeldiniz; Bugün 22 Şubat 2017 Çarşamba
Amerika Araştırmaları Merkezi|09 Ekim 2015 Cuma

ABD’nin Suriye Politikasındaki Dönüşüm

Özdemir Akbal tarafından yazıldı.

Mart 2011’de Suriye’de başlayan olaylar içinden geçmekte olduğumuz dönemde uluslararası bir kriz halini almıştır. Sözde Arap Baharı ile ilgili olarak başlangıçta “Suriye halkının demokrasi talebi” olarak anlatılmaya çalışılan sürecin aslında uluslararası ekonomi politik ve uluslararası siyaset açısından bir çıkar savaşı olduğu Rusya’nın da Suriye müdahalesiyle açığa kavuşmuş durumdadır. Bu noktada, idealist dönem politik söylemleri ile 21. Yüzyılın neo-realist çağında bölgesel aktörlerin politik arenada etkili olamayacağı görülmektedir. Ayrıca olayların başlangıcından itibaren ABD karar alıcılarının söylem bağlamında Esad’ın gitmesi gerektiğini tekrar ederken; eylem bağlamında gerçekleşen olayların Esad’tan sonra ne olacak sorusunu akıllarına getirmesi, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan gibi ülkelerin askeri müdahale ile Esad’ın devrilmesi gerektiği ısrarını da karşılıksız bırakmıştır. Rusya’nın olayların başlangıcından bu yana sergilediği en net tavır da ABD liderliğindeki koalisyonun Suriye politikasının revize edilmesi gerekliliğini doğurmuştur.

ABD’nin Çekimser Tavrı

ABD’nin geleneksel dış politika yaklaşımında temel olarak ekonomik faaliyetin gerçekleşmesi ve gerçekleştirilmesi amaçlanan ekonomik faaliyetin güvenliği için askeri müdahale de dâhil olmak üzere pek çok yolun kullanılması yatmaktadır.  Bunun en erken örneklerinden biri ABD’nin tam olarak askeri gücünü doruk noktasına çıkarmadığı bir dönemde dönemin büyük güçleri olan İngiltere, Fransa ve Almanya ile Boxer isyanı döneminde Çin’e müdahale etmesidir. Bu harekâttan amaç, uluslararası ticaret faaliyetleri konusunda söz sahibi olabilmektir. ABD Dışişleri Bakanı John Hay’in “Açık Kapı Politikası” olarak tanımladığı 19. Yüzyılın başındaki söz konusu tavır devam ettirmektedir. Bu tavrın sürdürülmesinde ABD tarafından modernize edileni kavramlar da kullanmaktadır. Bu kavramlar insan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasidir. ABD bu yaklaşımla ilgili ülkeye bir dönüşüm planı dayatmakta/dayatmaya çalışmakta, bunun ardından da uluslararası ekonomi politiğin parçası olmayan kamusal mal ve hizmetleri kullanıma açma[1] kullanıma açık olan kamusal mal ve hizmetleri de kendi çıkarları doğrultusunda kullanma çabasına girişmektedir.[2] Bu genel siyaset çerçevesinde ABD karar alıcıları kâr-zarar hesabı ile müdahale edilen ya da edilmesi planlanan yerlerin değerlendirmesini yapmaktadır.

ABD’nin 11 Eylül sonrası dönemde başlattığı cephe savaşları ve getirdiği büyük maliyet de uluslararası siyaset değerlendirmesine önemli etkilere sahip olmuştur. ABD ekonomisini bundan dolayı da iç politikasını derinden etkileyen söz konusu dönemin ardından iktidara gelen Obama hükümeti, ABD’de hem iç hem de dış politik stratejiler konusunda önemli değişikliklere imza atmıştır. Bu noktada en önemli değişiklik ise, Obama hükümetinin gerçekleştirdiği askeri stratejik değişikliktir. 5 Ocak 2012 itibarıyla yeniden ele alınan ABD stratejisinde artık bölgesel müttefikler ABD’nin doğrudan müdahalesinden daha çok önem taşıyacaktır. Bu yaklaşımın temelinde de ABD’nin yürüttüğü askeri müdahalelerin getirdiği önemli insan ve para kaybının önüne geçmek yatmaktadır. Suriye meselesinde de olayların başladığı andan itibaren Esad’ın devrilmesi yönünde beyanatta bulunan Amerikalı karar alıcıların son darbeyi bizzat vurmamalarının önemli bir sebebi de bölgesel müttefiklerin girişimlerindeki yetersizlik olmuştur.  Bu konuda ABD açısından bir başka önemli çekince ise, Esad sonrası dönemin ABD çıkarları ile uyumlu olup olmadığıdır. Özellikle sahada Esad karşısında bulunan aşırıcı muhaliflerin ABD el Kaide tecrübesi dolayısıyla oluşturduğu olumsuz görüş büyük bir etkendir. ABD’nin bu çekincesi Suriye’nin geleceği konusunda ABD-Rusya genel mutabakatında da görülmektedir. ABD ve Rusya, Suriye’nin seküler bir yapıda kalması ve bütünlüğünün korunması konusunda mutabıktır.[3] Bu noktada ABD’nin Suriye’ye bir müdahale ile Esad’ı devirmesi talebini sık sık gündeme getiren Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın politikalarının boşa çıktığı görülmektedir. ABD’nin bu talepleri gerçekleştirmemesinin temelinde de a) Suriye’deki ekonomik faaliyet alanının uluslararası ekonomik ölçeğinde önemli bir yere sahip olmaması b) Irak işgali sonrası dönemde oluşturulan yeni müdahale doktrinlerinde ABD’nin doğrudan müdahalesi yerine bölgesel müttefiklerinin faaliyetlerinin öne çıkarılması yatmaktadır. Bu konuda ABD’nin en yetkili ağzı olan Obama tarafından politikasını açık bir şekilde belirtmiştir. Obama Ekim 2013’te Erdoğan’ın gerçekleştirdiği ABD ziyaretinde “Bu Amerika’nın tek başına yapacağı bir şey değil. Başbakan da dâhil, bölgedeki kimsenin, Amerika’nın tek yanlı adımlarının Suriye’ye iyi sonuçlar getireceğini düşündüğünü sanmıyorum”[4] cümlesiyle konuyu açıklığa kavuşturmuştur. Bu yaklaşım bile ABD’nin stratejisini belirler nitelikteyken, IŞİD’ın ortaya çıkışı politikada önemli bir dönüşümü beraberinde getirmiştir.

Dönüşüm Süreci

ABD’nin Türkiye-Suudi Arabistan-Katar üçlüsünün askeri müdahale ile Esad’ın devrilmesi konusundaki görüşlerine karşı olan mesafeli tavrı, Irak Şam İslam Devleti'nin  (IŞİD) önce Irak’ta ardından da Suriye’de etkinliğini artırması ile net bir tavra dönüşmüştür. Çünkü ABD, 11 Eylül döneminden beri kendi terör tanımlamasına göre “cihatçı” yapılanmalarla mücadele etmekte ve bunların dünyanın herhangi bir bölgesinde varlık göstermesini engellemeye çalışmaktadır. Suriye’de de ABD’nin bu stratejisi dolayısıyla, öncelik Esad’ın devrilmesinden IŞİD’in ortadan kaldırılmasına kaymıştır. Bunun için batı destekli ya da “ılımlı” muhalifler Esad’ın devrilmesinden önce IŞİD, Nusra Cephesi, Horasan Grubu gibi “cihatçı” örgütlerin ortadan kaldırılması için görevlendirilmiştir.[5] ABD’nin stratejik önceliğinin Esad’ın devrilmesinden IŞİD ve türevi örgütlerin ortadan kaldırılmasına dönüşmesi de bu süreçle başlamıştır. Söz konusu stratejik dönüşüm süreci aynı zamanda ABD tarafından önemli bölgesel müttefikler olarak değerlendirilen Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan ile de tansiyonun yükselmesine sebep olmuştur. Çünkü üç ülke de kayıtsız şartsız Esad’ın devrilmesi ve bu amaca ulaşılması için her türlü muhalif gruba destek verilmesi yönünde bir politika izlemektedir. Esad’ın gidişi ABD stratejik aklı için ikna edici düzeyde değildir. Zira Esad’ın gidişinin ardından ortaya çıkması kuvvetle muhtemel olan çok yapılı ve cihatçı örgütlerin cirit attığı bir coğrafya, ABD’nin liberal ekonomik faaliyetlerini yürütmesi ve güvenlik politikalarını uygulamasının önündeki büyük bir engele dönüşecektir. Ayrıca, ABD’nin bölgedeki önemli müttefikleri İsrail, Ürdün, Lübnan gibi ülkelerinde güvenliğini eski duruma göre daha fazla olumsuz etkileyecektir.

Ancak, Türkiye-Katar-Suudi Arabistan üçlüsünün liderliğini yaptığı koalisyon, Sünnicilik politikası, İran’ın bölgedeki Şii varlığını Suriye üzerinden genişletmesi ve sürdürmesi gibi konulara istinaden ABD’nin söz konusu hassasiyetini görmemiş ya da görememiştir. Özellikle Suudi Arabistan’ın İran konusundaki rahatsızlığı daha da artış göstermiş ve ABD’nin IŞİD’e yönelik politikasını zorunluluk karşısında desteklemiştir. Bir tarafta ABD diğer tarafta da Türkiye-Katar-Suudi Arabistan’ın görüş farklılıkları Suriye politikasında kararlılığı daha da azaltmış, ABD, IŞİD karşıtı tutumu dolayısıyla İran’la da yakınlaşmıştır. Bu siyasi gelişmeler analiz edilmeden konuya bakıldığında aslında “ABD’nin Suriye konusunda kararsız politikası” şeklinde bir görüş ortaya çıkmaktadır. Asıl olan şey ise, ABD’nin yukarıda da belirtilmeye çalışılan bölgesel müttefikleri yoluyla sorunları çözme politikası için kendi şartları altında çalışmaya istekli müttefiklere sahip olmaması buna karşın düşman olarak belirlediği ülkelerle de ortak düşmanlara sahip olmasıdır. Bu yaklaşımla ABD, İran’ı da Suriye konusunda adı konmamış bir müttefik olarak kabul etmiş durumdadır.

ABD’nin İran’ı IŞİD ile mücadele konusunda zımnen bir müttefik olarak kabul ettiği sırada Rusya da Suriye’deki hedeflere hava harekâtı düzenlemeye başlamıştır. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Suriye’de ABD’nin desteklediği grupların da vurulduğu sorusuna istinaden, BM’nin ve Rus kanunlarının tanıma göre terörist olan hedefleri vuruyoruz buna Nusra Cephesi de dâhildir[6] yanıtını vermiştir. Bu açıklama aynı zamanda ABD ile Rusya’nın Suriye’deki terörist tanımlamalarının farklı olduğunu da göstermektedir. ABD, IŞİD ile sınırlı bir stratejiyi öne çıkarırken, Rusya Esad rejimine karşı faaliyet gösteren grupları da terörist olarak tanımaktadır. Rusya’nın bu yaklaşımına cevap olarak ABD Başkanı Obama’nın emriyle muhaliflere doğrudan silah desteğinin sağlanmasına başlanmıştır.[7] Böylece ABD, Rusya’nın Esad karşıtı olarak gördüğü muhalif gruplara daha fazla yardımda bulunarak Esadsız bir Suriye planının geçerliliğini de korumaya çalışmaktadır. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad da bu girişimlere istinaden İran Devlet televizyonuna verdiği demeçte, Rusya, İran, Suriye ve Irak’tan oluşan IŞİD karşıtı koalisyonun başarısızlığının Orta Doğu’nun çöküşü anlamına geleceğini ifade ederek, Rusya’nın düzenlediği hava saldırılarının önemli ve gerekli olduğunu belirtmiştir.[8] Siyaset bilimi dünyasının önemli isimlerinden ve Carter döneminin milli savunma danışmanı Zbigniew Brzezinski, Rusya’nın ABD destekli hedeflere saldırısının devam etmesi durumunda ABD’nin misilleme yapması gerektiğini söylemiştir.[9] Bu açıklamanın hemen ardından ABD Savunma Bakanı Ashton Carter da benzeri bir açıklama ile durumun devam etmesi halinde misillime haklarının doğacağını belirtmiştir. Söz konusu ifadeler de göstermektedir ki, bölgede tansiyonun daha da yükselmesi mümkündür. Ancak, hem ABD hem de Rusya’nın “cihatçı” örgütlere karşı olan tutumu ortak bir payda yaratarak çözüm alanını ortaya çıkarmaktadır. Yani her iki ülke de ortak düşman karşısında asgari müştereklerde birleşme potansiyeline sahiptir.

Sonuç

Bölgesel ölçekte ABD’nin stratejisinin temel dayanağı olan ülkeler yetersiz kalmaktadır. Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’nin içinde bulundukları durum ABD’nin temel stratejisi yani Esad’ın gidişinin bölgedeki müttefikleri eliyle gerçekleştirilmesi ve ABD’nin desteğinin bu noktada sağlanması yaklaşımını da azaltmaktadır. Çünkü Suudi Arabistan hem iç hem de dış önemli politik sorunlarla uğraşmaktadır. Yakın zamanda Kraliyet ailesinden adı açıklanmayan bir prensin kaleme aldığı mektup kralın meşruiyetini sorgulamakta aynı zamanda ülkenin başta Yemen ve Suriye politikaları olmak üzere dış politikasını da tartışmaya açmaktadır. Türkiye’de ortaya çıkan siyasi belirsizlik ve ekonomik riskler de ABD’nin güvenilir bir ortağı olarak Suriye stratejisini zayıflatmaktadır. Katar ise askeri varlık yerine daha çok ekonomik destek ve medya alanında yer almaya çalışmakta ama bu durum da Suriye politikasında etkili bir sonuç yaratmamaktadır. ABD bölgedeki önemli müttefikleriyle bu sorunları yaşarken küresel ölçekte de Suriye politikasına bağlı sorunlar meydana gelmektedir.

Rusya'nın Suriye'deki "terörist" hedeflere karşı düzenlediği saldırıların ardından ABD'nin rahatsızlığı giderek yükselirken; Türkiye de Rusya'ya karşı temkinli açıklamalarla tepkisini göstermektedir. Bu noktada ABD'nin de temkinli yaklaşımına dikkat etmekte yarar vardır. Zira ABD, Rusya'nın Esad muhalifi Nusra Cephesi gibi grupları bombalamasına karşı çıkarken, IŞİD hedeflerinin vurulmasına da tepki göstermemektedir. Dolayısıyla hem ABD hem NATO hem de Türkiye düşük ses tonu ile Rusya'nın faaliyetlerini kınama yoluna gitmektedir. Bu yaklaşımın temelinde ABD ve Rusya'nın ortak düşmanı olan IŞİD'in olması yatarken; Türkiye'nin tepkisinin kısıtlı olmasında en önemli faktör de Mart 2011'den beri sürdürmeye çalıştığı mezhep odaklı ve kara harekâtı gerektirecek bir askeri müdahale talep eden politikasının uluslararası mahfillerde kabul görmeyişidir. Sonuç olarak Rusya stratejik hedeflerini gerçekleştirmek için harekâtına devam ederken; Batı yarı küre ülkeleri de sembolik olarak tepkilerini dile getirecektir. Ancak, Rusya'nın Esad'ın gidişini yönetme hedefi dışında bir bölgesel hakimiyet politikası geliştirmeye başlaması bir noktadan sonra ABD-Rusya vekaleten savaşını Suriye topraklarında canlandırabilecektir.

 


[1]Özdemir, Ali Murat. «Tarihsel Bağlamında Emperyalizm.» 21. Yüzyılda Sosyal Bilimler, 2012: 93-120.

[2]Akbal, Özdemir. «ABD'nin Suriye Siyasetinde Geride Kalma-Geriden Yönetme Yöntemi.» Küçük Orta Doğu Suriye içinde, yazan Ümit Özdağ, 151-173. Ankara: Kripto Yayınları, 2012.

[3] Reuters. 27 Eylül 2015. http://www.reuters.com/article/2013/09/27/us-un-assembly-syria-resolution-idUSBRE98P1AJ20130927 (Ekim 3, 2015 tarihinde erişilmiştir).

[4]Amerikanın Sesi, Suriye Konusunda Tam Görüşbirliği İçindeyiz, 16.05.2013, http://www.amerikaninsesi.com/content/suriye-konusunda-tam-gorusbirligi-icindeyiz/1662451.html(16.05.2013)

[5]Michael Huges, Obama's Regime Change Strategy in Syria Will Only Strengthen ISIL, http://www.huffingtonpost.com/michael-hughes/obamas-regime-change-stra_b_6182682.html(07.10.2015)

[6]Don Melvin, Susannah Cullinane, Mohammed Tawfeeq, Russia's Lavrov on Syria targets: 'If it looks like a terrorist, walks like a terrorist, CNN International, 01.10.2015. http://edition.cnn.com/2015/10/01/middleeast/russia-syria/(01.10.2015)

[7]Eric Schmitt, Michael R. Gordon, U.S. Aims to Put More Pressure on ISIS in Syria, The New York Times, 04.10.2015. http://www.nytimes.com/2015/10/05/world/middleeast/us-aims-to-put-more-pressure-on-isis-in-syria.html?_r=0(05.10.2015).

[8]Ken Bredemeier, Syria’s Assad: Middle East Would Collaps If Russian Air Strikes Fail, VOA News, 04.10.2015. http://www.voanews.com/content/assad-says-middle-east-would-collapse-if-russian-airstrikes-fail/2991112.html(05.10.2015)

[9]Nick Gass, Brzezinski: Obama Should Retailate If Russia Doesn’t Stop Attacking U.S. Assets, http://www.politico.com/story/2015/10/zbigniew-brzezinski-financial-times-op-ed-obama-retaliate-russia-214438(06.10.2015). 

Bu yazı 3229 defa okundu.
  • Yorumlar0
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı