Hoşgeldiniz; Bugün 24 Eylül 2017 Pazar
Amerika Araştırmaları Merkezi|04 Haziran 2015 Perşembe

Amerikan Ulus Devleti

Konuralp Ercilasun tarafından yazıldı.

Ülkemizde yıllardır bir ulus devlet tartışması sürer durur. Son yıllarda artık bizzat iktidar tarafından ulus devletlerin ömrünü tamamladığı, Türkiye’nin de ulus devlet olarak varlığını devam ettiremeyeceği, bu konuda ABD’nin örnek alınması gerektiği gibi düşünceler toplumumuza dayatılıyor. Ulus devletin ömrünü tamamladığı söylemini sahiplenen çeşitli farklı ideolojik grupların varlığı herkesin malumudur. Bu ideolojik çevreler arasında muhafazakâr zihniyetle bu söylemin propagandasını yapanların argümanlarındaki bir nokta üzerinde durulmaya değer. Muhafazakâr ideologlar ulus devletten vazgeçmeyi devletin güçlendirilmesi olarak takdim etmekte ve toplum bilinçaltına ulus devletin karşısına imparatorluk devletini veya dünya devletini koymaktadırlar. Böylece “dünya devleti” veya “(dünyaya hükmeden) imparatorluk” kavramları ile “ulus devlet” kavramı bir zıtlık hâlinde ortaya konulmakta ve “ulus devlet”in sınırlayıcı ve sınırlandırıcı bir yapı olduğu işlenmeye çalışılmaktadır. Bu söylem, şüphesiz ki Türk halkının gururunu okşamakta ve şanlı tarihe layık bir devleti tekrar canlandırma hayalini beslemektedir. Bu söylemde en sık kullanılan örnek, bir ulus devlet olmadığı, onun yerine bir imparatorluk sistemi olduğu söylenen ABD’dir. Bu konuda birçok yazı, kısa bir internet araştırması ile rahatlıkla bulunabilir. Bütün bu tartışmaları dikkate alarak bu yazıda ABD’deki gözlemlerimiz ışığı altında ulus devlet kavramının popüler anlamdaki yansımalarından bahsedeceğiz. Bu arada ABD’deki gözlemlerimizi sık sık tartıştığımız Tümen Somuncuoğlu’na da buradan teşekkür etmek bizim için bir borçtur.

Öncelikle ABD’nin sistemine baktığımızda herkesin bildiği gibi bir merkezî otorite etrafında şekillenmiş olan eyaletleri görmekteyiz. Bu eyaletlerin varlığı, ABD’nin adem-i merkeziyetçi olduğu, dolayısıyla ulus devlet olmadığı yönünde takdim edilmektedir. Yine burada kavramlar karıştırılmakta merkeziyetçilik ve adem-i merkeziyetçilik kavramları, ulus devlet kavramını içten ve dıştan tanımlamakta kullanılmaktadır. Hâlbuki özellikle Milli Düşünce Merkezinin ve Sadi Somuncuoğlu’nun çalışmalarında sık sık vurgulandığı gibi bu kavramlar birbiri ile karıştırılmamalıdır. Adem-i merkeziyet esaslarıyla yönetilen bir ulus devlet olabileceği gibi tersi de mümkündür. Şimdi eyalet sistemine gelelim. Tarihî süreç içerisinde kimi eyaletler kendi istekleriyle, kimi eyaletler parayla satın alınarak, kimisi de savaşla ABD’nin bir parçası olmuştur. Tıpkı SSCB’de olduğu gibi, söylemde ABD, bu eyaletlerin gönüllü birlikteliğidir ve eyaletler kendi kararları ile ayrılma hakkına sahiptir. Ancak Türk kamuoyunun da basından takip ettiği gibi 90’lı yıllarda Teksas’lı ayrılıkçı bir dinî tarikat, Amerikan Merkezî Hükümeti tarafından askerî güçler vasıtasıyla kanlı bir şekilde yok edilmiştir. Yani gönüllü ayrılma sistemi biraz sözde kalmaktadır. O olaydan yaklaşık yirmi yıl geçtiği günümüzde Teksas, yine eyalet bilincinin ve ayrılma isteğinin yüksek olduğu bir bölge olarak kendini göstermektedir. Nitekim araba plakalarında iç savaştaki Güney’i temsil eden bayrağı kullanmak isteyen Teksas’lı gruplar, şimdi Amerika’da tartışma yaratmışlardır. Özelden genele doğru gittiğimizde bugünkü Amerikan siyaset bilimcileri, bize Amerika’nın federal sistem olduğunu, ancak özellikle 20. yüzyılda merkezî otoritenin eyaletler aleyhine aşırı derecede güç kazandığını söylemektedirler. Yani Amerika gittikçe adem-i merkeziyetçi bir yapıdan daha merkezî bir yapıya doğru evrilmektedir.

Amerika’nın idari sistemi, belki sadece işin uzmanlarını ilgilendirir. Bizim esas dikkatimizi çeken noktalar ise Amerikan devletinin veya Amerikan ulus algısının sahaya ve burada özellikle iç turizm vasıtasıyla popülariteye nasıl yansıdığıdır. Buradaki örneklerimiz harika bir planlama örneği olan Amerikan başkentinden olacaktır. Herkesin bildiği gibi Washington’un merkezi, devlet binalarıyla yeşil alanların iç içe geçtiği, ferah bir şekilde tasarlanmıştır. Burada yeşil alanın etrafına serpiştirilen müzeler, bir ucunda Kongre binası, diğer ucunda Lincoln Anıtı, ortasında Washington Anıtı ve diğer iki ucunda da Beyaz Saray ve Jefferson Anıtı ilk göze çarpan binalardır. Dikilitaş şeklinde olan Washington Anıtı, matematiksel hesapla tam ortada olmasa bile bu bahsedilen binaların neredeyse hepsinin görülebileceği bir yerdedir. Şimdi biz burada bütün bu binalarla uğraşmak bir yana, sadece anıtlardan bahsedeceğiz. Dikilitaşın hemen önünde, yeni bir anıt görkemli bir şekilde durmaktadır. Bu anıt, 2004’te yapılmış olan 2. Dünya Savaşı anıtıdır ve önünde şu yazı okunmaktadır: “Burada, biri ulusumuzun 18. yüzyıl kurucusu, öbürü 19. yüzyıl koruyucusu olan Washington ve Lincoln’ün huzurlarında, atalarımızca bize emanet edilmiş olan hediyeyi ölümsüzleştirmek için fedakârlıklarda bulunan ve 2. Dünya Savaşında mücadeleyi devralan 20. yüzyıl Amerikalılarını onurlandırıyoruz”. Metnin imzası da şu şekildedir: “Özgürlük ve Adalet içinde Doğmuş bir Millet”. Anıt, bir taraftan Lincoln Anıtına, diğer taraftan da Washington Anıtına bakmaktadır ki metinde buna atıfta bulunulmaktadır. Bunun dışında metin, açıkça Amerikan bağımsız devletinin atalardan kalan bir emanet olduğunu ve bunun ölümsüzleştirilmesi için fedakârlık gerektiğini belirtmektedir. 

Bu anıttan sonra, dikilitaşı arkanıza alarak güneye doğru gittiğiniz zaman Jefferson Anıtına ulaşırsınız. Burada Jefferson’un heykelinin olduğu yerden başka Jefferson’la ilgili küçük bir müze ile kitap ve hediyelik eşya satan dükkânlar vardır. Müze küçük olsa da duvardaki yazılar, Jefferson’un hayatını ve faaliyetlerini şiirsel bir dille anlatmaktadır. Buradaki en etkileyici cümleler Jefferson’un ölümünün anlatıldığı kısımdır. Yazıldığına göre 1826 yılının 3 Temmuz günü Jefferson’un durumu iyice ağırlaşmıştır. Gece yarısını biraz geçe, yani Amerikan bağımsızlığının tam 50. yılının ilk saati içerisinde ruhunu teslim etmiştir. Duvardaki metin, aynı saatlerde ölüm döşeğinde olan bir diğer kurucu babadan, John Adams’tan bahisle devam eder. Jefferson’un ölümünden haberi olmayan Adams, ondan birkaç saat sonra son nefesini verirken “Neyse ki Jefferson hayatta” der. Böylece kurucu babalardan ikisinin, Amerikan bağımsızlığının tam 50. yıldönümünde ölümleri, dramatik bir tarzda müzeyi gezenlere yansıtılır.

Jefferson Anıtından Lincoln Anıtına doğru yola çıktığınızda yol boyunca birbiri ardınca serpiştirilmiş başka anıtlar sizi karşılar. Bunlar, George Mason Anıtı, Franklin D. Roosevelt Anıtı ve en yeni olan Martin Luther King Anıtıdır. Her biri size Amerikan tarihi ve devlet anlayışı içerisinde bir gezinti imkânı sunar. Martin Luther King Anıtından çıktığınızda karşınıza küçük bir anıt olan DC Savaş Anıtı çıkar. Buradan Lincoln Anıtına doğru döndüğünüzde Kore Savaşı Gazileri Anıtından geçerek Lincoln Anıtına ulaşırsınız. Bölgedeki anıtların belki de en eskisi ve popüler kültüre en fazla mal olmuş bulunanı olan Lincoln Anıtı üzerinde fazla durmaya gerek yok. Buradaki ihtişam ve şaşaa, filmler sayesinde herkesçe bilinmektedir. Lincoln Anıtından çıkınca geldiğiniz yönden dönmeyip de kuzey doğuya doğru gittiğinizde bu sefer de Vietnam Savaşı Gazileri Anıtını görüyorsunuz. Böylece Kore ve Vietnam Anıtları âdeta Lincoln Anıtının sağ ve sol kollarını oluşturmakta gibidirler.

Tabii ki bir halkın uluslaşması, bir ve bütün şekilde yaşaması için sadece bu anıtların yapılması yetmez. Bunların çeşitli vasıtalarla toplum hafızasında yeniden üretimi ve halkla bütünleşmesi gerekir. Bunun büyük bir ölçüde filmler vasıtasıyla yapıldığını zaten biliyoruz. Ancak ciddi bir devlet, tabii ki kendisini sadece Hollywood’a bağlamaz. Nitekim biz bu anıtları gezdiğimiz sırada, buraları gezen kalabalıkların büyük kısmını okul çağı gençleri ve çocukları oluşturuyordu. Bunların bir kısmı Washington dışından gelmişti. Aynı okuldan gelenler, aynı kıyafetlerden giyerek kendi gruplarını kalabalık içerisinde rahatça seçebiliyorlardı. Bunların her birinin ellerinde çeşit çeşit defterler, kitaplar veya çalışma kitapları bulunuyordu. Bu ve benzeri çalışma kitapları, sadece böyle grupların ellerinde değil, mesela aileleri ile gelmiş olan çocukların da ellerinde bulunuyordu. Bu çalışma kitaplarında sorular, boşluk doldurmalar, duygu ve düşünce yazmak için çerçeveler ve çeşitli etkinlikler var. Yani ister ilk öğretim, isterse orta öğretim çağından olsun birçok genç ve çocuk, kendilerinin de zevk alacağı bir şekilde tarihlerini ve vatandaşlık bilgilerini öğreniyorlar. Bu yaptıkları eğlence içinde öğrenme işi, onlara okulları tarafından verilmiş bir ödev de olabilir veya özellikle tek başına olanlar, tamamen kendi istekleriyle böyle bir etkinliğin içerisinde yer almış olabilirler. Çünkü her anıta ait olan hediyelik eşya dükkânlarının her birisinde böyle çalışma kitaplarını boy boy ve çeşit çeşit bulmak mümkün. Bu şekilde, anıtlara giden çocuk, körü körüne bir yapıyı gezmekten ziyade bu çalışma kitaplarıyla eğlenerek ve zevk alarak anıtla ilgili en temel bilgileri hafızasına nakşediyor. İşte böylece anıtların yeniden üretilmesi ve toplum bilincinde karşılık bulması mümkün oluyor. Hollywood filmleri de devreye girerek bu bilinç sürekli taze tutuluyor.

Böyle bir bilinçle büyüyen nesiller ve sistemin elemesinden geçen siyasetçiler de aynı duyguları bütün benlikleri ile yaşıyorlar. Bu ulus bilincini ve Amerikan milliyetçisi söylemini Amerika’nın bütün Başkanlarının ve hatta Başkan adaylarının konuşmalarında bulmak mümkündür. Bu sebeple Amerikalı devlet adamlarının söylemlerinin alt okumalarının yapılması şeklinde de bir çalışmaya ihtiyaç vardır. Ancak bu, yazıyı fazla uzatacağından bu konuya girmedik.

Bu yazıda Amerikan ulus algısının sahaya nasıl yansıdığı üzerine birçok örnek verdik. Ancak en çarpıcısını en sona bıraktık. Hiçbir gizlemeye, sembolizme veya söz oyunlarına gerek görmeden tek millete, dolayısıyla ulus devlete yapılan en çarpıcı vurgu Amerikan Kongre binasındadır. Amerika birçok ulusal değerini olduğu gibi Kongre binasını da çok başarılı bir şekilde popüler bir turistik mekân hâline getirmiştir. Binayı görmeye gelen iç ve dış turistler, bir hazırlık olarak önce büyükçe bir sinema salonuna alınırlar. Burada 13 dakikalık Kongre binasıyla ilgili olacağı anlaşılan bir film seyrederler. Biz de bu salona girdik. Ben filmin Kongre binasının kısa tanıtımı, tarihçesi veya geçirdiği aşamalarla ilgili temel bir film olacağını zannediyordum. Hâlbuki karşımıza başından sonuna şiirsel bir dille anlatılan, tek ulus ve onun temsilcilerinin toplandığı kongre binasının yüceltildiği bir film geldi. Film, Amerika’nın doğal güzelliklerini gösterirken şiirsel bir dille bu topraklar üzerinde yaşayan “tek ulus”tan (one nation) bahsediyordu. Bir şiirin mısraları gibi giden metnin her cümlesinde düzenli olarak bir kere “one nation” tabiri geçmekteydi. Filmdeki bu “one nation” vurgusu, yavaş yavaş bu “one nation”ın kendi özgür iradeleriyle seçtiği temsilcilerini gönderdiği yere doğru döndü… Veee Kongre Binası (Capitol), içinde farklılıkları bulunsa da bir bütün ve özgür olan “one nation”ın temsilcilerinin toplandığı ve her türlü fikri özgürce seslendirdiği bir mekân olarak âdeta ulusun tapınağı niteliğine büründü.

İşte ABD’deki gözlemlerimiz içerisinde tek ulus kavramını hiçbir gizlemeye yer bırakmayacak şekilde işleyen alan bu Kongre binası turizmiydi. Amerikalı yöneticiler, oraya dış turistlerin geldiğini biliyor olsalar da bu durum onları hiç ilgilendirmiyordu. Muhtemelen “bizim ‘one nation’ olmamıza kim ne karışır ki? Hem ne hakkı var ki? Hem kim, niye rahatsız olsun ki?” diye düşünüyorlardır. Bu düşüncelerinde bizce haklıdırlar. Bir ülkenin tek ulus mu, çok ulus mu olacağına elbette ki o ülkenin kendisi karar verir. İşte sadece bu sebeple bile bizim tek uluslu mu, çok uluslu mu olacağımız konusunda dünyayı çarpıtarak örnek verenlere kanmamak gerekir. 

Bu yazı 4061 defa okundu.
  • Yorumlar1
  • Onay Bekleyenler1

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı