Hoşgeldiniz; Bugün 18 Kasım 2017 Cumartesi
Almanya|07 Şubat 2014 Cuma

Türkiye-Almanya İlişkileri Ne Anlatmak İstiyor?

Sezgin Mercan tarafından yazıldı.

Türkiye, 2014 yılıyla birlikte AB ile ilişkilerinde yeni atılımlar gerçekleştirmek için girişimlerde bulunmaya başladı. Buna hem Türkiye’nin hem de AB’nin ihtiyacı olduğu açıktı. Gerek Türkiye’den AB kurumlarına ve ülkelerine gerçekleştirilen ziyaretler gerekse de Avrupa ülkelerinden Türkiye’ye yönelik ziyaretler Türk ve Avrupa kamuoylarında adeta karşılıklı güven tazeleme fırsatı olarak sunuldu. Aslında bu noktada, mesele Türkiye-AB ortaklığının ‘karşılıklı güvensizliği’ hala içinde barındırma riski taşıması olduğudur. Özellikle Avrupa basınında Türkiye’nin AB ile üyelik ilişkisinin, Türkiye’de son dönemdeki yargı krizi üzerinden eleştirildiği biliniyor. Son Brüksel temaslarında AB Konseyi Başkanı, AB Komisyonu Başkanı ve Avrupa Parlamentosu Başkanı’nın açıklamaları diplomatik nezaket içinde de olsa Türkiye’nin siyasi kriterler açısından AB gözetiminde tutulmasında bir bakıma zorlanıldığını yansıtmış oldu. Türkiye ile AB arasında temel ilkeler üzerinden görüş ayrılıkları yaşanmasının, sadece üyeliğe dayalı ilişkileri değil, dış politika alanında ve üye ülkelerle ikili ilişkileri de aksatma potansiyeli taşıdığı, gelecek dönemlerde göz önünde bulundurulması gereken bir husustur. Bu yıl ile birlikte yeniden kendini gösterecek husus, Avrupa genelinde ve özellikle de Almanya özelinde varolan ‘Türkiye şüpheciliği’dir.

Almanya, AB ülkeleri içinde, özellikle de Hıristiyan Demokratların iktidarı döneminde Türkiye şüpheciliğini üst seviyede yaşayan ülke konumunda kaldı. Almanya’da gerek tarihsel kökleri olan siyasi ve sosyo-kültürel birikimler gerekse de bu birikimlerin çeşitli sektörlerde pratiğe yansımaları 2000’li yıllar itibariyle Türkiye ile ilişkilerinin hep ‘temkin’ ekseninde kalmasına yol açtı. Bunun yansımalarını Başbakan’ın son Almanya ziyaretinde de görmek mümkün oldu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmeler gerçekleştiren Almanya Başbakanı Angela Merkel, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği konusunda soru işaretlerinin sürdüğünü belirtti; yeni koalisyon hükümeti kapsamında da Türkiye’nin AB üyeliğinin ‘’ucu açık’ bir süreç olarak kabul edildiğini vurguladı. Diğer bir deyişle, mevcut Alman hükümetinin ve dolayısıyla Almanya’nın Türkiye’nin AB üyeliğine şüphe ile yaklaştığının ve AB’nin Türkiye ile yürütmeye çalıştığı müzakere çerçevesinin ‘ucu açık süreç’ olma niteliğine endekslendiğinin altını çizmiş oldu. Merkel, her ne kadar bölgesel politikalarla ilgili 22’nci faslın görüşülmesini, yargı ve adalet ile ilgili 23 ve 24’üncü fasılların açılmasını istediklerini belirtse de, Haziran 2013’te 22. faslın açılmasıyla ilgili olarak ‘Gezi Parkı’ eylemlerinin etkisiyle sergiledikleri olumsuz tutum göz önünde bulundurulduğunda bu ve benzeri hareketlerden sakınmayabilecek olmaları, soru işaretlerini ortadan kaldırmaya pek de yetmedi.[1]

Türkiye ile Almanya ilişkileri, her ne kadar önemli bir ayağını oluştursa da, sadece AB ile ilişkiler kapsamında ele alınabilecek sığlıkta bir ilişki tipini barındırmamakta. Ekonomik göstergeler bunu açıkça da ortaya koymakta. Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre Almanya, Türkiye’nin ihracatı için 2004 yılından bu yana en büyük pazar konumu olmayı sürdürüyor. İthalatında da önde gelen üç ülkeden biri olma konumunu koruyor. Türkiye 2004’ten 2013’e geçen süre zarfında Almanya’ya yaptığı ihracatı yüzde 60 oranında artırmış bulunuyor. 2004’te 8.7 milyar Dolar olan ihracatı 2013 yılında 13.7 milyar Dolara çıkmış bulunuyor. Türkiye’nin Almanya’dan gerçekleştirdiği ithalatın da aynı yıllarda artmış olduğu görülüyor. Türkiye’nin 2004’te 2.5 milyar Dolar olan ithalatı da 2013’te 24.1 milyar Dolara çıkmış durumda.[2] Bu istatistiki veriler ilişkilerin derinliklerinde görülen örneklerden, hatta olumlu örneklerden olsa da, ilişkilerinde derinliğini gösteren fakat olumsuzluğu içeren örnekler de yok değil. Bunu Almanya’da yaşayan Türklerle somutlaştırmak mümkündür. Vatandaşlık haklarından eğitime uzanan bir yelpazede ‘göçmen’ olmanın sorunlarını yaşayan Türkler, Almanya ile Türkiye ilişkilerinin temel belirleyici unsurlarından olma özelliğini taşımaktadırlar. Son görüşmelerde de gündeme gelen bu konu Merkel’i, Almanya'da yaşayan herkesin ve dolayısıyla göçmenlerin başbakanı olduğunu dillendirmeye sevketti. Almanya’da yaşayan, Alman vatandaşı olan veya çifte vatandaş olan ve Türk kökenli olanlar açısından kendisini onların da başbakanı saydığını ifade etti. Bu çerçevede sorun teşkil eden husus, Almanya’da göçmen ailelerde doğan gençler için 18 ile 23 yaş arasında Alman vatandaşlığı ile ailelerinin vatandaşlıkları arasında seçim yapmalarının beklenmesidir. Görüşmelerde, ‘opsiyon modeli’ olarak adlandırılan bu hususa dikkat çeken Merkel, göçmenlerin iki vatandaşlık arasında tercihte bulunmak zorunda kalmadan, iki vatandaşlığı da yürütmelerini, yani ‘çifte vatandaşlığı’ istediklerine dikkat çekti. Fakat bunun gerçekleştirilmesi için, Alman hükümetinin göçmen Türk ailelerinin ve çocuklarının Alman vatandaşlığı için yerine getirmeleri beklenen sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik koşulları çok da önemsemediği düşünülmemelidir.[3] Bu konu koalisyon ortakları arasında ihtilaf da yaratmıyor değildir. Çifte vatandaşlık konusunda Hıristiyan Demokratlar, çifte vatandaşlık hakkı verilmesi için göçmen çocukların Almanya'da okula gitmiş olmalarını şart koşarlarken, Sosyal Demokratlar ise böyle bir şartı reddetmektedirler.[4]

Türkiye-Almanya ilişkilerinin bu özel koşullarını bir yana bırakıp, görüşmelerin temel eksenini oluşturan AB ile ilgili boyuta dönüldüğünde, 2013 yazında Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve sosyal gündemini derinden etkileyen ‘Gezi Parkı’ eylemlerinin sadece Türkiye gündemini değil, Türkiye-AB ve Türkiye-Almanya ilişkilerinin gündemini de derinden etkilediği ve hatta adeta bir kırılma noktası yarattığı görüldü. AB genelinde ve Almanya özelinde, eylemlerin gerekçelerinin ve eylemleri bastırmak için başvurulan yöntemlerin, Türkiye’nin hassas bir demokrasiye sahip olduğunu gösterdiği ve bu haliyle de AB üyeliğine henüz hazır olmadığını yansıttığı düşünüldü. AB, her ne kadar üyelik müzakereleri engellenmese de, Türkiye’nin tam üyelik noktasına getirilmesinin gerçekleşemeyeceği havasını yansıttı.[5] Bu noktada da Almanya adeta AB ile Türkiye arasında bir ‘ayrıştırıcı’ rolü üstlenmiş oldu. Bir başka deyişle Almanya, AB’nin Türkiye ile ilişkilerindeki diplomatik zincirleri kıran, diplomasiyi yalın halde kullanan bir ülke konumunda kaldı. Türkiye ile müzakere sürecinin yapısal reformların gerçekleştirilmesi için gerekli olduğunu düşünen Almanya, artık sonucun (tam üyeliğin gerçekleşme durumunun) olumsuzluğu barındırdığını açıklamayı çok da önemsemeyen bir tutum sergilemeye başladı. Aslında bu sayede Almanya’nın, Türkiye ile ilişkilerini çok da AB eksenine kilitlemeyip, ikili ilişkileri sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik öğeler üzerinden kurma yoluna girdiği ileri sürülebilir. Burada politik öğelerin uzlaşmazlık noktalarını barındırabileceği de göz önünde bulundurulabilir. Bunu somutlaştıracak en yakın örnek 2013’ün yaz aylarında yaşandı.

Hatırlanacağı üzere, Türkiye ile Almanya arasındaki ikili ilişkileri geliştirmek amacıyla, Mayıs 2013’te Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun gerçekleştirdiği Almanya ziyaretinde Alman-Türk Stratejik İşbirliği Mekanizması kurulmuştu. Bu mekanizma aracılığıyla belli periyotlarda ortak konularda toplantılar düzenlenmesi öngörülmüştü. Kısa bir süre sonra ise Türkiye’deki ‘Gezi Parkı’ eylemleri nedeniyle Almanya’dan açıklamalar gelmiş, Alman hükümeti Türk hükümetini eleştiren bir tutum sergilemişti. Dönemin AB Bakanı Egemen Bağış, Alman hükümetinin, dolayısıyla Merkel’in açıklamalarının seçim kampanyasının bir stratejisi olduğunu ileri sürmüştü. Ardından, Türkiye’nin Almanya Büyükelçisi Hüseyin Avni Karslıoğlu Almanya Dışişleri Bakanlığı’na çağrılmış, Türk yetkililerin açıklamalarından Alman makamlarının rahatsız olduğu bildirilmişti. Almanya’nın Türkiye Büyükelçisi de Dışişleri Bakanlığı’na çağrılmıştı. Bir büyükelçinin dışişleri bakanlığına çağrılması, diplomaside ciddi bir durum olduğunun göstergesi olması açısından önemlidir.[6] Hele de ‘stratejik diyalog’ beklenen ülkelerde böyle bir durumun olması üzerinde durulup düşünülmesi gerekmektedir. Mayıs 2013’te Türkiye ile Almanya arasında Alman-Türk Stratejik İşbirliği Mekanizması kurulmasına rağmen bunun, taraflar arasında ilişkileri kuvvetlendirecek eksene oturamadığı sonucuna ulaşmak mümkündür. Almanya, Türkiye’nin iç siyasetini yakından izleyen bir Avrupa ülkesi olarak ve de AB aynasının öteki yüzünü açıkça yansıtan bir ülke olarak Avrupa ülkeleri ile Türkiye arasındaki stratejik diyaloğun geçerliliğinin sınanacağı en iyi ülkelerdendir.  

Almanya’da Merkel dışında, Türkiye ile ilişkilerin seyrinin izlenebileceği ikinci isim Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier’dır. Geçtiğimiz haftalarda Guardian Gazetesi’nde Steinmeier’ın Türkiye’de hükümetin attığı adımlar nedeniyle Kasım ayında yeniden başlatılan üyelik müzakerelerinin dondurulabileceği uyarısına yer verilmişti. Steinmeier, Almanya’nın Türkiye’nin AB üyeliğine şüpheyle yaklaşan tutumunu, güncel gelişmelerle birlikte dışa yansıtan yeni kabine üyesi oldu. Steinmeier’ın son zamanlarda diğer bir önemli tutumu da Alman dış politikasının değişimini yansıtması yönünde oldu. Geçtiğimiz günlerde Münih'te düzenlenen Uluslararası Güvenlik Konferansı’nda Almanya’nın dış politikasında ülkenin uluslararası rolünü artıracak değişikliklerin yapılabileceği gündeme geldi. Frankfurter Allgemeine Zeitung’da da konu ile ilgili yorumlar çıktı. Buna göre, Almanya’nın gelecek dönemde aktif bir dış politika izleyeceği ve uluslararası misyonlar yükleneceği vurgulandı. Bunun askeri araçlarla da desteklenebileceği koşullara dikkat çekildi. Kölner Stadt-Anzeiger Gazetesi de BM, NATO, AB ya da Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı (AGİT) gibi kuruluşların uluslararası misyonlar çerçevesinde uğraması beklenen değişimlerde Almanya’nın rol üstlenme durumuna dikkat çekildi.[7]

Sonuç olarak, gelecek dönemde uluslararası alanda daha etkin ve aktif bir Alman dış politikası denemesinin izleneceği öngörülebilir. Dolayısıyla Almanya’nın bu çerçevede Türkiye’ye yönelik tutumu ya da Türkiye’nin Alman dış politikasındaki konumu da ayrı bir önem kazanmaktadır. Ülkelerin birbirlerini stratejik diyalog aktörü olarak görme durumları, siyasi, sosyal ve kültürel işbirlikleri yanında ancak dış ve güvenlik politikaları kapsamında stratejik işbirliği geliştirebilme potansiyelleri ile ölçülebilmektedir. Önümüzdeki süreçte izlenmesi gereken, 2013 yılının kırılmaları üzerine 2014 yılında ve sonrasında ikili ilişkilerin bu eksene ne kadar yakın durduğu olmalıdır.

 


[1]“Türkiye ve Almanya AB'nin küresel rolünü güçlendirecek”, 04.02.2014, http://www.aa.com.tr/tr/dunya/283248--turkiye-ve-almanya-abnin-kuresel-rolunu-guclendirecek.

[2]“Turkey-Germany trade relations to increase”, 04.02.2013, http://www.aa.com.tr/en/news/283284--turkey-germany-trade-relations-to-increase.

[3]“Türkiye ve Almanya AB'nin küresel rolünü güçlendirecek”, a.g.e.

[4]“Almanya'da çifte vatandaşlık için okul şartı”, 03.02.2013, http://www.dunyabulteni.net/haberler/288499/almanyada-cifte-vatandaslik-icin-okul-sarti.

[5]“Erdoğan fails to sway Germany on Turkey’s EU bid”, 05.02.2013, http://www.euractiv.com/enlargement/erdogan-fails-sway-germany-stanc-news-533278.

[6]“A shift ahead for German-Turkish relations?”, 04.02.2013,

 http://www.dw.de/a-shift-ahead-for-german-turkish-relations/a-17406472.

[7]“Alman Basınından Özetler”, 03.02.2014, http://t24.com.tr/haber/03022014--alman-basinindan-ozetler/250082

 

 

Bu yazı 6290 defa okundu.
  • Yorumlar1
  • Onay Bekleyenler0

comment_what_is_your_mind

google_ad_height = 240; //-->
TSK Mehmetçik Vakfı